Bu “Nükteler” ile şu “Noktalar”ı nazara al, Muhammed-i Hâşimî Aleyhissalâtü Vesselâm’a bak. O zât, ümmîliğiyle beraber, bir kuvvete mâlik değildi. Ne onun ve ne de ecdâdının bir hâkimiyetleri sebkat etmemişti; bir hâkimiyete, bir saltanata meyilleri yoktu. Böyle bir vaziyette iken; mühim bir makamda, tehlikeli bir mevkide, kemâl-i vüsûk ve itmi'nân ile büyük bir işe teşebbüs etti; bütün efkâr-ı âmmeye galebe çaldı, bütün rûhlara kendisini sevdirdi, bütün tabiatların üstüne çıktı; kalblerden bütün vahşet âdetlerini, çirkin ahlâkları kaldırarak, pek yüksek âdât ve güzel ahlâkı te'sis etti; vahşetin çöllerinde sönmüş olan kalblerdeki kasâveti ince hissiyatla tebdil ettirdi ve cevher-i insaniyeti izhâr etti; onları, o vahşet köşelerinden çıkararak, evc-i medeniyete yükseltti ve onları, o zamana, o âleme muallim yaptı. Ve onlara öyle bir devlet teşkil etti ki, sâhirlerin sihirlerini yutan Asâ-yı Mûsa gibi, başka zâlim devletleri yuttu ve nev'-i beşeri istilâ eden zulüm, fesâd, ihtilâl, şekàvet râbıtalarını yaktı, yıktı ve az bir zamanda, devlet-i İslâmiyeyi şarktan garba kadar tevsî' ettirdi. Acaba o Zâtın şu mâcerası, onun mesleği hak ve hakikat olduğuna delâlet etmez mi?
■ ALTINCI MES'ELE:
Bu mes'ele, istikbâl sahifesine bakar. Bu sahifede dahi “Dört Nükte” vardır.
Birinci Nükte: Bir insan, ne kadar yüksek olursa olsun, ancak dört-beş fende mütehassıs ve meleke sâhibi olabilir.
İkinci Nükte: Bazen olur ki, iki adamın söyledikleri bir söz, bir kelâm, mütefâvit olur; birisinin cehline, sathîliğine; ötekisinin ilmine, mehâretine delâlet eder. Şöyle ki:
Bir adam, düşünmeden, gayr-ı muntazam bir sûrette söyler; ötekisi, o sözün evvel ve âhirine bakar, siyâk ve sibakını düşünür ve o sözün başka sözler ile münâsebetlerini tasavvur eder ve münâsib bir mevkide, münbit bir yerde zer' eder. İşte bu adamın şu tarz-ı hareketinden, derece-i ilim ve mârifeti anlaşılır. Kur'ân-ı Kerîm’in fenlerden bahsederken aldığı fezlekeler, bu kabîl kelâmlardandır.
Üçüncü Nükte: Bu zamanda –vesâit, âlât ve edevât– sanâyiin tekemmülüyle çocukların oyuncakları gibi âdileşmiş olan çok şeyler vardır ki; eğer onlar bundan iki-üç asır evvel vücûda gelmiş olsaydılar; hàrikalardan addedilecekti.
Kezâlik, kelâmlarda, sözlerde de zamanın te'siri vardır. Meselâ bir zamanda kıymetli bir sözün, başka bir zamanda kıymeti kalmaz. Binâenaleyh, şu kadar uzun zamanlar, asırlar boyunca gençliğini, güzelliğini, tatlılığını, garâbetini muhâfaza eden Kur'ân, elbette ve elbette hàrikadır.
