İşte sathî ve dikkatsiz nazarlar bu gibi hatâlara düştükleri gibi; yüksek bir cevhere ve mükerrem bir mâhiyete mâlik olan insan, kasdı ve dikkati ile dâima hak ve hakikati ararken, bazen sathî ve dikkatsiz bir nazarla bâtıla bakar. O bâtıl da; ihtiyarsız, talebsiz, dâvetsiz fikrine gelir. Fikri de, çâr-nâçâr alır saklar; yavaş yavaş kabûl ve tasdikine de mazhar olur. Fakat onun o bâtılı kabûl ve tasdiki, bütün hikmetlerin merci'i olan nizâm-ı âlemden gaflet etmesinden ve madde ile hareketinin ezeliyete zıt olduğuna körlük gösterdiğinden ileri gelmiştir ki, şu garîb nakışları ve acîb san'at eserlerini esbâb-ı câmideye isnâd etmek mecburiyetiyle o dalâletlere düşmüşlerdir.
Hüseyin-i Cisrî’nin dediği gibi, âsâr-ı medeniyetle müzeyyen ve bütün zînetlere müştemil bir eve giren bir adam; ev sâhibini göremediğinden, o zîneti, o esâsâtı, tesâdüfe ve tabiata isnâd etmeye mecbur olmuştur.
Kezâlik, nizâm-ı âlemdeki bütün hikmetlerin, fâidelerin tam bir ihtiyara ve şâmil bir ilme ve kâmil bir kudrete yaptıkları şehâdetten gaflet eden gâfiller, sathî nazarlarınca, te'sir-i hakîkiyi esbâb-ı câmideye vermeye mecbur kalmışlardır.
Ey arkadaş! Cenâb-ı Hakk’ın pek ince âsâr-ı san'atından ve pek yüksek acâib-i kudretinden sarf-ı nazar ederek yalnız tabiat denilen şu âsâr ve esbâbdan en zâhir olan in'ikâs ve irtisam keyfiyetine bak. Meselâ, bir aynayı semâya karşı tuttuğun zaman; semâyı, irtifaıyla, nakışlarıyla, yıldızlarıyla celbedip aynada in'ikâs ve irtisam ettiren illet-i müessirenin, aynanın yüzündeki hâsiyet olduğuna kanâat hâsıl edebilir misin? Hâşâ! Veyâhut hakikatte bir emr-i vehmîden ibaret olan câzibe-i umumiyenin, arz ile yıldızları şu boşlukta muntazam tahrîk ve tedbirine illet-i müessire olarak telâkki ve kabûl edebilir misin? Hâşâ! Bunlar ancak şart ve sebeb olabilirler, illet-i müessire olamazlar.
Hülâsa: İnsan sathî ve gayr-ı kasdî bir nazarla bâtıl ve muhâl bir şeye baktığı zaman, hakîki illetini bulamadığı takdirde, çâr-nâçâr sıhhatine veya inkârına kàil olmakla kabûl etmesi ihtimali vardır. Fakat, tâlib ve müşteri sıfatıyla kasden ve bizzat dikkatle bakacak olursa, onların hikemiyât dedikleri o bâtıl mes'elelerden hiçbirisini de kabûl etmez. Ancak, bütün siyâsîlerin hikmetini ve hükemânın akıllarını zerrelerde farzetmekle eblehâne kabûl eder.
S — Onların dâima iftiharla bahsettikleri tabiat, nevâmis ve kuvâ nedir ki, kendilerini onlarla iknâa çalışıyorlar?
C — Tabiat dedikleri şey, bir matbaadır, tâbi' (طَابِع) değildir. Tâbi', ancak kudrettir. Kanundur, kuvvet değildir. Kuvvet, ancak kudrettedir. Yâhut, nasıl ki bildiğimiz Şerîat, insanlardan sudûr eden ef'âl-i ihtiyariyeyi bir nizâm ve bir intizam altına alıp tahdid eden kaidelerin hülâsasıdır
