Fakat insandaki “kuvve-i şeheviye”, “kuvve-i gadabiye”, “kuvve-i akliye” Sâni' tarafından tahdid edilmediğinden ve insanın cüz'-i ihtiyarîsiyle terakkîsini te'min etmek için bu kuvvetler başı boş bırakıldığından, muâmelâtta zulüm ve tecâvüzler vukû'a gelir. Bu tecâvüzleri önlemek için, cemâat-i insaniye, çalışmalarının semerelerini mübâdele etmekte adâlete muhtaçtır.
Lâkin her ferdin aklı, adâleti idrakten âciz olduğundan, küllî bir akla ihtiyaç vardır ki, ferdler, o küllî akıldan istifade etsinler. Öyle küllî bir akıl da ancak kanun şeklinde olur. Öyle bir kanun, ancak Şerîattır.
Sonra, o Şerîatın te'sirini, icrasını, tatbikini te'min edecek bir merci', bir sâhib lâzımdır. O merci' ve o sâhib de, ancak Peygamberdir.
Peygamber olan zâtın da, zâhiren ve bâtınen halka olan hâkimiyetini devam ettirmek için, maddî ve manevî bir ulviyete ve bir imtiyaza ihtiyacı olduğu gibi, Hàlık ile olan derece-i münâsebet ve alâkasını göstermek için de, bir delile ihtiyacı vardır. Böyle bir delil de ancak mu'cizelerdir.
Sonra, Cenâb-ı Hakk’ın emirlerine ve nehiylerine itâat ve inkıyadı te'sis ve te'min etmek için, Sâni'in azametini zihinlerde tesbit etmeye ihtiyaç vardır. Bu tesbit de, ancak akàid ile, yani ahkâm-ı îmâniyenin tecellîsiyle olur. Îmânî hükümlerin takviye ve inkişaf ettirilmesi, ancak tekrar ile teceddüd eden ibâdetle olur.
İkincisi: İbâdet, fikirleri Sâni'-i Hakîme çevirttirmek içindir. Abdin Sâni'-i Hakîme olan teveccühü, itâat ve inkıyadını intac eder. İtâat ve inkıyad ise, abdi intizam-ı ekmel altına idhal eder. Abdin intizam altına girmesiyle ve nizâma ittibâ' etmesiyle, hikmetin sırrı tahakkuk eder. Hikmet ise, kâinât sahifelerinde parlayan san'at nakışlarıyla tebârüz eder.
Üçüncüsü: İnsan, santral gibi, bütün hilkatin nizâmlarına ve fıtratın kanunlarına ve kâinâttaki nevâmis-i İlâhiyenin şuâlarına bir merkezdir. Binâenaleyh, insanın, o kanunlara intisab ve irtibat etmesi ve o nâmusların eteklerine yapışıp temessük etmesi lâzımdır ki, umumî cereyanı te'min etsin. Ve tabakàt-ı âlemde deverân eden dolapların hareketlerine muhâlefetle o dolapların çarkları altında ezilmesin. Bu da ancak evâmir ve nevâhîden ibaret olan ibâdetle olur.
Dördüncüsü: Emirleri imtisal, nehiylerden ictinâb etmek sâyesinde; bir ferd, hey'et-i ictimâiyede çok mertebelerle nisbet peydâ eder ve alâkadar olur. Bilhassa ahkâm-ı diniye ve mesâlih-i umumiye hususunda, bir ferd, bir nev'i hükmüne geçer. Yani, pek çok hukuklar, haysiyetler, irşadlar, ta'limler, ıslahlar gibi vazifeler, bir şahsa yüklenir. Eğer evâmiri imtisal, nevâhîden ictinâb eden o şahıs olmasa; o vazifeler tamamen pâyimal olur.
