vahşet ve dehşet ve zamanlarında sükûn ve sükûnetiyle hâsıl olan zulmetler gibi, türlü türlü zulmetler vücûda gelmişlerdir. ظُـلُمَاتٍ kelimesindeki tenkîr ise, o gibi zulmetlerin emsâlini görmediklerinden, kendilerince mechûl ve ülfet edilmemiş birtakım zulmetler olduğuna işârettir.
لَا يُبْصِروُنَ cümlesi, musîbetlerin en büyüğünü gösterir. Zîra gözü görmeyen adam pek çok belâlar çeker. Gözlerini kaybedenler, pek gizli musîbetlerin elemlerini dâima çekiyorlar.
لَا يُبْصِروُنَ ’nin sîga-i muzârî ile zikri, onların vaziyetlerini tasvirle hayâlin gözü önüne getirip ihzar eder ki, sâmi' hayâliyle dehşetlerini görsün, vicdânıyla ibret alsın.
لَا يُبْصِروُنَ ’nin mef'ûlsuz bırakılması, ta'mîm içindir. Şöyle ki: Onlar menfaatlerini görmüyorlar ki, celb ve muhâfaza etsinler. Tehlikeleri görmüyorlar ki, ictinâb etsinler. Arkadaşlarını görmüyorlar ki, bir parça ferâhlasınlar. Sanki herbirisi tek başıyla o zulmet içinde kalmışlardır.
﴾ صُـمٌّ بُكْـمٌ عُـمْىٌ فَهُـمْ لَا يَرْجِعُونَ ﴿ Yani, “Sağır, lâl, kör şahıslar gibi o zulmetten çıkıp kurtulamazlar.” Bu cümlede bulunan sıfât-ı erbaa, münâfıklarla ateş yakanlar arasında müşterek olup, her iki taraftan haber verir, vaziyetlerini bildirir, âyine gibi hâllerini gösterir.
İşte, ateş yakanlara karşı işârâtı şöyledir: Böyle bir zulmete düşen bir adam, evvelen kendisini kurtaracak bir sese kulak verir, etrafı dinler. Lâkin gecenin sessiz ve lâl olması, o adamın sağırlığını intac etmiştir. Sonra yardımına gelecek bir adamı çağırmak ister. Lâkin gecenin sâkit ve sağırlığı, onun lâl olmasına sebeb olmuştur. Sonra yolunu bulmak ümîdiyle bir alâmet, bir nişan arar. Fakat gecenin ziyâsızlığı ve körlüğü, onun körlüğünü mûcib olmuştur. Sonra bu zulmetten kurtulmak için, evvelki yerine avdet etmek ister. Fakat kapılar bağlanmış, rücûa imkân kalmamıştır. Bataklığa düşen adam gibi titredikçe batar. Battıkça zulmette kalır.
Münâfıklara nâzır ciheti ise:
Evet, münâfıklar küfür ve nifâk zulmetine düştükleri zaman, onların dört cihetle kurtulmaları mümkündü:
Zîra, o nifâktan başlarını kaldırıp hakkı dinlemek, Kur'ân’ın irşadına kulak vermek ile necâtları mümkündü. Fakat nefislerinin şeytânî olan hevâsı –Kur'ân’ın sadâsını kulaklarına işittirecek hevâyı karıştırdığı için–
