arasında fark kalmaz. Bu cihetten ümîdinin kesik olduğuna işâret eden Kur'ân-ı Kerîm صُـمٌّ kelimesini demiştir.
İkincisi: Eğer çağırıp yardım isterse, belki bir işiten olur da onun kurtulmasına gelir diye bir ümîd besleyebilir. Fakat gecesi sağır olduğu için, dilli, dilsiz birdir. Bu recâsını da kesmek için بُكـْـمٌ denilmiştir.
Üçüncüsü ise: Gideceği cihetin yolunu tahminen ta'yin etmek ve görmek için bir alâmet, bir ateş, bir yıldız arar, mütesellî olur. Hâlbuki gecesi öyle zulmetlidir ki, gözlü gözsüz bir olur. O adamın bu emelini söndürmek için عُـمْىٌ denilmiştir.
Dördüncüsü: O belâdan kurtulup rücû etmek için var kuvvetiyle çalışmaktan mâadâ bir çare kalmadığını görür görmez, kuvvetine güvenir, ümîdvâr olur. Hâlbuki zulmet her taraftan o adamı öyle ihâta etmiştir ki, o adam bütün kuvvetiyle çalıştığı hâlde kurtuluş imkânını bulamaz. Kendi sû-i ihtiyarıyla bataklığa giren ve bir daha çıkması mümkün olmayan bir hayvan gibi, o zulmet içinde kalır. Evet, çok şeyler var ki, insan ihtiyarıyla girer, fakat çıkması mümteni' olur. İnsan onu bırakır, fakat o insanı bırakmaz.
İşte onların şu vaziyetlerine karşı ﴾ فَهُـمْ لَا يَرْجِعُونَ ﴿ denilmiştir ki, o musîbetten kurtulup rücûlarına bir çare kalmadığına ve son ümîdlerinin de kesildiğine binâen, vahşet, ye's ve korkular içinde kaldıklarına işârettir.
Cümlelerin hey'etlerine gelince:
﴾ مَثَـلُهُـمْ كَمَثَـلِ الَّذِى اسْتَوْقَدَ نَاراً ﴿ cümlesi, nüktelere bir define hükmündedir. Şöyle ki:
Lisânlarda deverân eden ve beyne'n-nâs garîb ve acîb şeylerde kullanılan ve “hikmetü'l-avâm” ve “felsefetü'l-umum” ile anılan مَثَـلُ kelimesi, münâfıkların vaziyetleri bir uğrûbe ve kıssaları bir u'cûbe olduğuna işârettir. Bu işâretten, onların sıfatları üstünde nefretin, lisânları üstünde lânetin ilelebed darb-ı mesel gibi deverân etmek şânında olduğuna bir remiz vardır.
Sual: Teşbihi ifâde eden her iki mesel arasındaki ك ’in hazfı belâğatça daha makbûl olduğu hâlde, niçin burada hazfedilmemiştir?
Elcevab: Bu makamda edat-ı teşbihin zikri, hazfından daha belîğdir. Zîra sâmi', teşbih edatını görür görmez, teşbihle alâkadar olur.
