Binâenaleyh, hakàik-ı nisbiyenin sübûtunu izhâr etmek, hikmet-i Ezeliyenin iktizasındandır. Bu gibi hakàikın tezâhürü, ancak şerrin vücûduyla olur. Şerden, haddi tecâvüz etmemek için, terhîb ve tahvif lâzımdır. Terhîbin vicdân üzerine te'siri, terhîbi tasdik etmekle olur. Terhîbin tasdiki ise, haricî bir azâbın vücûduna mütevakkıftır. Zîra vicdân, akıl ve vehim gibi haricî ve ebedî hakikat hükmüne geçmiş bir azâptan yapılan terhîble müteessir olur. Öyle ise, dünyada olduğu gibi âhirette de, ateşin vücûdundan yapılan terhîb, tahvif; ayn-ı hikmettir.
S — Pekâlâ, o ebedî ceza hikmete muvâfıktır; kabûl ettik. Amma merhamet ve şefkat-i İlâhiyeye ne diyorsun?
C — Azîzim! O kâfir hakkında iki ihtimal var. O kâfir, ya ademe gidecektir veya dâimî bir azâb içinde mevcûd kalacaktır. Vücûdun –velev Cehennemde olsun– ademden daha hayırlı olduğu vicdânî bir hükümdür. Zîra adem, şerr-i mahz olduğu gibi, bütün musîbet ve ma'siyetlerin de merci'idir. Vücûd ise velev Cehennemde olsa, hayr-ı mahzdır. Maahazâ, kâfirin meskeni Cehennemdir ve ebedî olarak orada kalacaktır.
Fakat kâfir, kendi ameliyle bu duruma kesb-i istihkak etmiş ise de, amelinin cezasını çektikten sonra, ateş ile bir nev'i ülfet peydâ eder ve evvelki şiddetlerden azade olur. O kâfirlerin dünyada yaptıkları a'mâl-i hayriyelerine mükâfâten, şu merhamet-i İlâhiyeye mazhar olduklarına dair işârât-ı Hadîsiye vardır.
Maahazâ, cinayetin lekesini izâle veya hacâletini tahvif, veyâhut icrayı adâlete iştiyak için cezayı hüsn-ü rızâ ile kabûl etmek, rûhun fıtrî olan şe'nidir.
Evet, dünyada, çok nâmus sâhibleri, cinayetlerinin hicâbından kurtulmak için, kendilerine cezanın tatbikini istemişlerdir.. ve isteyenler de vardır. ∗∗∗
