İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 30 / 255
30

5. Hece harflerinin mehmûse, mechûre, şedîde, rahve, müsta'liye, münhafıza, müntabika, münfetiha gibi çiftli cinslerinin herbirisinden yine nısıf almıştır.

6. Çifti, yani eşi olmayan –evtâr– kısmında sakîlden azı, hafiften çoğu almıştır. Kalkale, zelâka gibi.

7. Kur'ân-ı Azîmü'ş-Şân’ın, sûrelerin başındaki hurûf-u mukattaanın zikredilen minvâl üzerine tansifleri hakkında ihtiyar ettiği tarîk, beşyüzdört ihtimalden intihâb edilmiştir. Ve intihâb edilen şu tarîkten başka hiçbir ihtimal ile mezkûr tansif mümkün değildir. Çünkü, taksimler pek çok birbirine girmiş ve çok mütefâvittir. Bu gibi i'câz lem'alarından hisse alamayan, zevkine levm ve itâb etsin!

• İkinci Mebhas:

Bu mebhasta da birkaç letâif vardır:

1. ﴾ الٓمٓ ﴿ ile emsâlinde göze çarpan garâbet, bu harflerin pek garîb ve acîb bir şeyin mukaddimesi ve keşif kolları olduklarına işârettir.

2. Bu sûrelerin başlarındaki taktî'-i hurûf ile isimleri hecelemek, müsemmânın me'hazine ve neden neş'et ettiğine işârettir.

3. Bu harflerin taktî'i, müsemmânın vâhid-i itibarî olup, terkîb-i mezcî olmadığına işârettir.

4. Bu harflerin taktî' ile ta'dâdı, san'atın madde ve me'hazini muhâtaba göstermekle muârazaya tâlib olanlara karşı meydân okuyarak, “İşte, i'câz san'atını, şu gördüğünüz harflerin nazm ve nakışlarından yaptım. Buyurunuz meydâna!” diye, onların tahkîrâne tebkitlerine (tekdirlerine) işârettir.

5. Mânâdan soyulmuş şu hece harflerinin zikri, muârızları hüccetsiz bırakmaya işârettir.

Evet, Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân, şu mânâsız harflerin lisân-ı hâliyle ilân ediyor ki: “Ben sizden belîğ mânâları, hükümleri, hakikatleri ifâde eden yüksek hutbeleri ve nutukları istemiyorum. Yalnız şu ta'dâd ettiğim harflerden bir nazîre yapınız; velev iftira ve hikâyelerden ibaret bile olursa olsun!”

6. Harfleri ta'dâd ile hecelemek, yeni kırâate ve kitabete başlayan mübtedilere mahsûstur. Bundan anlaşılıyor ki Kur'ân, ümmî bir kavme ve mübtedî bir muhîte muallimlik yapıyor.

7. ا - ل - د gibi harfleri, meselâ: “elif, lâm, dal” gibi isimleriyle tâbir ve zikretmek, ehl-i kırâat ve erbâb-ı kitabetin ittihàz ettikleri bir usûldür. Bundan anlaşılıyor ki, hem söyleyen, hem dinleyen ümmî olduklarına nazaran, bu tâbirler, söyleyenden doğmuyor ve onun malı değildir; ancak, başka bir yerden ona geliyor.

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.