Yani nasıl ki sikke; gümüş ve altına kıymet veriyor, darb-ı meseller de kelâmlara o nisbette kıymet ve itibar veriyor. Ve bu işâretle, vehimleri def'etmek için temsîllerin güzel bir vâsıta olduklarına ve temsîllerin bid'a olmayıp belâğat sahasında işlek ve güzel bir cadde olduğuna îmâ edilmiştir. Evet durûb-u emsâl, ma'lûm kaidelerdendir.
Daha kısa ve muhtasar olan ضَرْبٌ masdarı üzerine ﴾ اَنْ يَضْرِبَ ﴿ nin fiil sîgasıyla tercihen zikredilmesi, i'tirâzlarının menşe'i bizzat temsîl olmayıp, بَعُوضَةً nin hakareti olduğuna işârettir. Çünkü temsîller hadd-i zâtında kıymetli olup, i'tirâzlara mahal değildirler. Zîra ﴾ اَنْ يَضْرِبَ ﴿ fiildir. Fiil, müstakil ve sâbit olmadığından, sanki latîftir. Mütekellimin kasdı onda durmuyor, mef'ûle geçiyor. Masdar olan ضَرْبٌ ise, isimdir. İsim, müstakil ve sâbit olduğu için, sanki kesiftir. Mütekellimin kasdını cezbedip, mef'ûle vermemesi ihtimali vardır. Binâenaleyh, اِنَّ اللهَ لَا يَسْتَحْيِى ضَرْبَ الْبَعُوضَةِ مَثَـلاً denilmiş olsaydı; اِسْتِحْيَا mahalli ضَرْبٌ olurdu. Hâlbuki istihyânın mahalli, بَعُوضَةً dir.
مَثَـلًا Bundan murad, temsîlin hâsiyeti olan aklî bir şeyi hissî bir şeyle ve aslı olmayan mevhûm bir şeyi muhakkak ve mevcûd olan bir şeyle ve gâib olan bir şeyi, hazır bir şeyle tasvir etmektir.
مَثَـلًا deki tenkîrden anlaşılır ki, burada medâr-ı nazar, bizzat meselin zâtıdır, sıfatları değildir. Sıfatları ise makamın iktizasına veya “mümessel-i leh”in hâline havâle edilmiştir.
مَا ta'mîmi ifâde ettiğinden, kaidenin umumî olduğuna işârettir ki, cevab yalnız onların i'tirâz ettikleri şeye münhasır kalmasın.
بَعُوضَةً Pek çok küçük ve hakîr şeyler ve hayvanlar bulunduğu hâlde بَعُوضَةً nin tahsîsi, inde'l-büleğâ temsîl için istimâli çok olduğuna binâendir.
﴾ فَمَا فَوْقَهَا ﴿ Yani; kıymet ve belâğatça baûdanın (sinek) mâfevki veya küçüklükte baûdanın mâdûnu veyâhut hem kıymette hem küçüklükte baûdanın mâdûnu olan şeyler... Fakat ﴾ مَا فَوْقَهَا ﴿ tâbiri, küçük şeyin belâğatça daha garîb, hilkatçe daha acîb olduğuna işârettir.
﴿ فَاَمَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا فَيَعْلَمُونَ اَنَّـهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِـمْۚ وَاَمَّا الَّذ۪ينَ كَفَرُوا فَيَقُولُونَ مَاذَٓا اَرَادَ اللّٰهُ بِهٰذَا مَثَـلًاۢ ﴾
