Göz ile görünmeyen bir mikrop, bir hayvancık, küçüklüğüyle beraber pek ince ve garîb bir makine-i İlâhiyeyi hâvîdir. O makine mümkinâttan olduğundan, vücûd ve ademi, mütesâvîdir. İlletsiz vücûda gelmesi muhâldir. O makinenin bir illetten vücûda geldiği zarûrîdir. O illet ise, esbâb-ı tabîiye değildir. Çünkü o makinedeki ince nizâm, bir ilim ve şuûrun eseridir. Esbâb-ı tabîiye ise, ilimsiz, şuûrsuz, câmid şeylerdir. Akılları hayrette bırakan o ince makinenin esbâb-ı tabîiyeden neş'et ettiğini iddia eden adam, esbâbın herbir zerresine Eflâtunun şuûrunu, Calinos’un hikmetini i'tâ etmekle beraber; o zerrât arasında bir muhâberenin de mevcûd olmasını i'tikàd etmelidir. Bu ise, öyle bir safsata ve öyle bir hurâfedir ki, meşhûr sofestâiyi bile utandırıyor.
Maahazâ, esbâb-ı maddiyede esâs ittihàz edilen kuvve-i câzibe ile kuvve-i dâfianın, inkısama kàbiliyeti olmayan bir cüz'de birlikte ictimâ'ları iltizam edilmiştir. Hâlbuki bunlar birbirlerine zıt olduklarından, ictimâ'ları câiz değildir. Fakat, câzibe ve dâfia kanunlarından maksad “âdâtullâh” ile tâbir edilen kavânîn-i İlâhiye ise ve tabiatla tesmiye edilen şerîat-ı fıtriye ise, câizdir. Lâkin, kanunluktan tabiata, vücûd-u zihnîden vücûd-u haricîye, umûr-u itibariyeden umûr-u hakîkiyeye, âlet olmaktan müessir olmaya çıkmamak şartıyla makbûldür. Aksi takdirde câiz değildir.
Ey arkadaş! Misâl olarak gösterdiğim o küçük hurdebînî hayvancığın yani mikrobun büyük fabrikasındaki nizâm ve intizamı aklın ile gördüğün takdirde başını kaldır, kâinâta bak! Emin ol ki, kâinâtın vuzûh ve zuhûru nisbetinde o yüksek nizâmı, kâinâtın sahifelerinde pek zâhir ve okunaklı bir şekilde görüp okuyacaksın.
Ey arkadaş! Kâinâtın sahifelerinde “Delilü'l-İnâye” ile anılan nizâma ait âyetleri okuyamadı isen sıfat-ı kelâmdan gelen Kur'ân-ı Azîmü'ş-Şân’ın âyetlerine bak ki; insanları tefekküre dâvet eden bütün âyetleri, şu Delilü'l-İnâye’yi tavsiye ediyorlar. Ve ni'metleri ve fâideleri sayan âyetler dahi, Delilü'l-İnâye denilen o yüksek nizâmın semerelerinden bahsediyorlar. Ezcümle; bahsinde bulunduğumuz şu âyet
﴿ اَلَّذ۪ي جَعَـلَ لَكُـمُ الْاَرْضَ فِرَاشًا وَالسَّـمَٓاءَ بِنَٓاءًۖ وَاَنْـزَلَ مِنَ السَّـمَٓاءِ مَٓاءً فَاَخْرَجَ بِـه۪ مِنَ الثَّـمَـرَاتِ رِزْقًا لَكُـمْۚ ﴾
cümleleriyle, o nizâmın fâidelerini ve ni'metlerini koparıp insanlara veriyorlar.
Delil-i İhtirâî: Mezkûr âyetin Sâni'in vücûd ve vahdetine işâret eden delillerinden biri de ﴾ اَلَّذ۪ي خَلَقَكُـمْ وَالَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُـمْ ﴿ cümlesiyle işâret ettiği “Delil-i İhtirâî”dir. Delil-i İhtirâî’nin hülâsası şöyle izâh edilebilir:
