كِه دَرْ نَعْمَتْهَا اِنْعَامْ هَسْتْ وَ پَسْ اۤثَارْهَا اَسْمَا بِگِيرْ مَغْزِى
و مِيزَنْ دَرْ فَـنَا اۤنْ قِشْرِ بِى مَعْـنَا
Evet, ni'met içinde in'âm görünür; Rahmân’ın iltifatı hissedilir. Ni'metten in'âma geçsen Mün'im’i bulursun. Hem her eser-i Samedânî, bir mektûb gibi, bir Sâni'-i Zülcelâl’in esmâsını bildirir. Nakıştan mânâya geçsen esmâ yoluyla müsemmâyı bulursun. Mâdem şu masnûât-ı fâniyenin mağzını, içini bulabilirsin; onu elde et, mânâsız kabuğunu, kışrını, acımadan fenâ seyline atabilirsin.
بَلِى اۤثَارْهَا گُويَنْد زِ اَسْـمَا لَفْظِ پُـرْ مَعْـنَا بِخَوانْ مَعْـنَا
و مِيزَنْ دَرْ هَوَا اۤنْ لَفْظِ بِى سَوْدَا
Evet, masnûâtta hiçbir eser yok ki, çok mânâlı bir lafz-ı mücessem olmasın, Sâni'-i Zülcelâl’in çok esmâsını okutturmasın. Mâdem şu masnûât elfâzdır, kelimât-ı kudrettir; mânâlarını oku, kalbine koy. Mânâsız kalan elfâzı, bilâ-pervâ zevâlin havasına at. Arkalarından alâkadarâne bakıp meşgul olma!
عَقْل فَرْيَادْ مِى دَارَدْ غِـيَاثِ ﴿ لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَ ﴾ مِى زَنْ اَىْ نَفْسَمْ
İşte zâhir-perest ve sermâyesi âfâkî ma'lûmâttan ibaret olan akl-ı dünyevî, böyle silsile-i efkârı, hiçe ve ademe incirâr ettiğinden, hayretinden ve haybetinden me'yûsâne feryâd ediyor. Hakikate giden bir doğru yol arıyor. Mâdem ufûl edenlerden ve zevâl bulanlardan rûh elini çekti. Kalb dahi mecâzî
