hem ölü, hem karanlık olan geçmiş ve gelecek zamanların ortasında sıkışmış bir kısa zaman olan hazır vaktin mikyâsıyla, ölçüsüyle; hamiyeti, muhabbeti, kardeşliği, insaniyeti gibi seciyeler alır.
Meselâ, eskiden tanımadığı ve ayrılıktan sonra da hiç göremeyeceği babasını, kardeşini, karısını, milletini ve vatanını sever, hizmet eder. Ve tam sadâkate ve ihlâsa pek nâdir muvaffak olabilir; o nisbette kemâlâtı ve seciyeleri küçülür. Değil hayvanların en ulvîsi, belki baş aşağı, akıl cihetiyle en bîçâresi ve aşağısı olmak vaziyetine düşeceği sırada, âhirete îmân imdâda yetişir. Mezar gibi dar zamanını, geçmiş ve gelecek zamanları içine alan, pek geniş bir zamana çevirir ve dünya kadar, belki ezelden ebede kadar bir dâire-i vücûd gösterir. Babasını, dâr-ı saâdette ve âlem-i ervâhta dahi pederlik münâsebetiyle ve kardeşini, tâ ebede kadar uhuvvetini düşünmesiyle ve karısını Cennette dahi en güzel bir refîka-i hayatı olduğunu bilmesi haysiyetiyle sever, hürmet eder, merhamet eder, yardım eder. Ve o büyük ve geniş dâire-i hayatta ve vücûddaki münâsebetler için olan ehemmiyetli hizmetleri, dünyanın kıymetsiz işlerine ve cüz'î garazlarına ve menfaatlerine âlet etmez. Ciddi sadâkate ve samîmî ihlâsa muvaffak olarak, kemâlâtı ve hasletleri, o nisbette –derecesine göre– yükselmeğe başlar, insaniyeti teâlî eder. Hayat lezzetinde serçe kuşuna yetişmeyen o insan; bütün hayvanat üstünde, kâinâtın en müntehab ve bahtiyar bir misâfiri ve sâhib-i kâinâtın en mahbûb ve makbûl bir abdi olmasıdır. Bu netice dahi Risale-i Nurda hüccetlerle izâhına iktifâen kısa kesildi.
Dördüncü bir fâidesi ki, insanın hayat-ı ictimâiyesine bakıyor
Dördüncü bir fâidesi ki, insanın hayat-ı ictimâiyesine bakıyor:
Risale-i Nurdan Dokuzuncu Şuâ’da beyân edilen o neticenin bir hülâsası şudur:
Nev'-i insanın dörtten birini teşkil eden çocuklar, âhiret îmânıyla insanca yaşayabilirler ve insaniyetin isti'datlarını taşıyabilirler. Yoksa, elîm endişeler içinde, kendini uyutturmak ve unutturmak için çocukça oyuncaklarıyla, haylaz bir hayatla yaşayacak.
