Yirmibeşinci Söz’den İkinci Cilve
Yirmibeşinci Söz’den
İKİNCİ CİLVE
Kur'ân’ın şebâbetidir. Her asırda taze nâzil oluyor gibi tazeliğini, gençliğini muhâfaza ediyor. Evet Kur'ân, bir hutbe-i ezeliye olarak umum asırlardaki umum tabakàt-ı beşeriyeye birden hitâb ettiği için öyle dâimî bir şebâbeti bulunmak lâzımdır. Hem de öyle görülmüş ve görünüyor. Hattâ, efkârca muhtelif ve isti'datça mütebâyin asırlardan her asra göre güyâ o asra mahsûs gibi bakar, baktırır ve ders verir. Beşerin âsâr ve kanunları, beşer gibi ihtiyar oluyor. Değişiyor, tebdil ediliyor. Fakat Kur'ân’ın hükümleri ve kanunları, o kadar sâbit ve râsihtir ki, asırlar geçtikçe daha ziyâde kuvvetini gösteriyor. Evet, en ziyâde kendine güvenen ve Kur'ân’ın sözlerine karşı kulağını kapayan şu asr-ı hazır ve şu asrın ehl-i kitab insanları Kur'ân’ın ﴾يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ ﴾ ﴿ يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ ﴿ hitâb-ı mürşidânesine o kadar muhtaçtır ki, güyâ o hitâb doğrudan doğruya şu asra müteveccihtir ve ﴾يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ ﴿ lafzı يَٓا اَهْلَ الْمَكْتَبِ mânâsını dahi tazammun eder. Bütün şiddetiyle, bütün tazeliğiyle, bütün şebâbetiyle
﴿ يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ تَعَالَوْا اِلٰى كَلِمَةٍ سَوَٓاءٍ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ ﴾
sayhasını âlemin aktârına savuruyor.
