şişe olurlar. Ehemmiyeti yalnız madde-i hayvaniyeye bakar. Maddenin gayesi ve meyvesi ise, dediğimiz gibi; kısacık bir ömürde hayvanatın en âcizi ve en muhtacı ve en kederlisi olduğu bir hâlde, yalnız cüz'î bir hayat geçirmektir. Sonra tefessüh eder gider. İşte küfür böyle mâhiyet-i insaniyeyi yıkar; elmastan kömüre kalbeder.
İkinci Nokta
İKİNCİ NOKTA: Îmân, nasıl ki bir nurdur, insanı ışıklandırıyor; üstünde yazılan bütün Mektûbat-ı Samedâniye’yi okutturuyor. Öyle de, kâinâtı dahi ışıklandırıyor. Zaman-ı mâzi ve müstakbeli, zulümâttan kurtarıyor. Şu sırrı, bir vâkıada
﴾ اَللّٰهُ وَلِىُّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا يُخْرِجُهُـمْ مِنَ الظُّـلُمَاـتـِ اِلَى النُّورِ ﴿ âyet-i kerîmesinin bir sırrına dair gördüğüm bir temsîl ile beyân ederiz, şöyle ki:
Bir vâkıa-i hayâliyede gördüm ki: İki yüksek dağ var, birbirine mukâbil... Üstünde dehşetli bir köprü kurulmuş. Köprünün altında pek derin bir dere... Ben o köprünün üstünde bulunuyorum. Dünyayı da; her tarafı karanlık, kesif bir zulümât istilâ etmişti.
Ben sağ tarafıma baktım. Nihâyetsiz bir zulümât içinde bir mezar-ı ekber gördüm, yani tahayyül ettim.
Sol tarafıma baktım. Müdhiş zulümât dalgaları içinde azîm fırtınalar, dağdağalar, dâhiyeler hazırlandığını görüyor gibi oldum.
Köprünün altına baktım. Gayet derin bir uçurum görüyorum zannettim.
Bu müdhiş zulümâta karşı, sönük bir cep fenerim vardı. Onu istimâl ettim. Yarım yamalak ışığıyla baktım. Pek müdhiş bir vaziyet bana göründü. Hattâ önümdeki köprünün başında ve etrafında
