İşte, buna kıyâsen Risale-i Nurda pekçok muvâzenelerle isbât edilmiştir ki, ehl-i sefâhet ve dalâlet, dünyada dahi bir manevî Cehennem içinde azâb çekerler ve ehl-i îmân ve salâhat, dünyada dahi bir manevî Cennet içinde, İslâmiyet ve insaniyet midesiyle ve îmânın tecelliyât ve cilveleriyle, manevî bir Cennet lezzetleri tadabilir. Belki, derece-i îmânlarına göre istifade edebilirler. Fakat, bu fırtınalı zamanın hissi ibtal eden ve beşerin nazarını âfâka dağıtan ve boğan cereyanlar, ibtal-i his nev'inden bir sersemlik vermiş ki; ehl-i dalâlet manevî azâbını muvakkaten tam hissedemiyor. Ehl-i hidayete dahi gaflet basıyor, hakîki lezzetini tam takdir edemiyor.
Bu asırda ikinci dehşetli hâl
Bu asırda ikinci dehşetli hâl: Eski zamanda küfr-ü mutlak ve fenden gelen dalâletler ve küfr-ü inâdîden gelen temerrüd, bu zamana nisbeten pek az idi. Onun için, eski İslâm muhakkìklerinin dersleri, hüccetleri o zamanlarda tam kâfî olurdu. Küfr-ü meşkûkü çabuk izâle ederlerdi. Allah’a îmân umumî olduğundan, Allah’ı tanıttırmakla ve Cehennem azâbını ihtar etmekle çokları sefâhetlerden, dalâletlerden vazgeçebilirlerdi. Şimdi ise; eski zamanda bir memlekette bir kâfir-i mutlak yerine, şimdi bir kasabada yüz tane bulunabilir. Eskide, fen ve ilim ile dalâlete girip inâd ve temerrüd ile hakàik-ı îmâna karşı çıkana nisbeten şimdi yüz derece ziyâde olmuş. Bu mütemerrid inatçılar, fir'avunluk derecesinde bir gurur ile ve dehşetli dalâletleriyle hakàik-ı îmâniyeye karşı muâraza ettiklerinden, elbette bunlara karşı atom bombası gibi –bu dünyada onların temellerini parça parça edecek– bir hakikat-i kudsiye lâzımdır ki; onların tecâvüzâtını durdursun ve bir kısmını îmâna getirsin.
İşte, Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükürler olsun ki; bu zamanın tam yarasına bir tiryâk olarak Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân’ın bir mu'cize-i maneviyesi ve lemeâtı bulunan Risale-i Nur, pekçok
