etmeyerek: “Ne güzel yapılmış.” yerine: “Ne güzeldir.” der, perestişe lâyık bir sanem hükmüne getirir. Hem herkese satılan müzahref, hodfürûş, gösterici, riyâkâr bir hüsnü, istihsân ettiği için riyâkârları alkışlamış, sanem-misâlleri kendi âbidlerine âbide (Hâşiye) [^3] yapmıştır. O şecerenin kuvve-i gadabiye dalında, bîçâre beşerin başında küçük-büyük Nemrudlar, Fir'avunlar, Şeddadlar meyvelerini yetiştirmiş. Kuvve-i akliye dalında, âlem-i insaniyetin dimağına Dehriyyûn, Maddiyûn, Tabîiyyûn gibi meyveleri vermiş, beşerin beynini bin parça etmiştir...
[^3]:(Hâşiye) Yani o sanem-misâller, perestişkârlarının hevesâtlarına hoş görünmek ve teveccühlerini kazanmak için riyâkârâne gösteriş ile ibâdet gibi bir vaziyet gösteriyorlar.
Şimdi şu hakikati tenvir için, felsefe mesleğinin esâsât-ı fâsidesinden neş'et eden neticeleriyle, silsile-i nübüvvetin esâsât-ı sâdıkasından tevellüd eden neticelerinin binler muvâzenesinden nümûne olarak üç-dört misâl zikrediyoruz.
Birinci Misal
Meselâ: Nübüvvet’in hayat-ı şahsiyedeki düsturî neticelerinden تَخَلَّقُوا بِاَخْلَاقِ اللّٰهِ kaidesiyle “Ahlâk-ı İlâhiye ile muttasıf olup Cenâb-ı Hakk’a mütezellilâne teveccüh edip, acz, fakr, kusurunuzu bilip dergâhına abd olunuz.” düsturu nerede! Felsefenin “Teşebbüh-ü bilvâcib insaniyetin gayet-i kemâlidir.” kaidesiyle “Vâcibü'l-Vücûd’a benzemeğe çalışınız.” hodfürûşâne düsturu nerede!.. Evet nihâyetsiz acz, za'f, fakr, ihtiyaç ile yoğrulmuş olan mâhiyet-i insaniye nerede! Nihâyetsiz kadîr, kavî, ganî ve müstağnî olan Vâcibü'l-Vücûd’un mâhiyeti nerede!..
İkinci Misal
İkinci Misâl: Nübüvvet’in hayat-ı ictimâiyedeki düsturî neticelerinden ve Şems ve Kamer’den tut, tâ nebâtât hayvanatın imdâdına ve hayvanat, insanın imdâdına, hattâ zerrât-ı taamiye,
