mahbûbu arayan rûh dahi, ﴾ لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَ ﴿ feryâdını ilân ediyor.
نَمِى خَواهَـمْ نَمِى خَوانَـمْ نَمِى تَابَـمْ فِرَاقِى
İstemem, arzu etmem, tâkat getirmem müfârakatı...
نَمِى اَرْزَدْ مَـرَاقَه اِينْ زَوَالْ دَرْ پَسْ تَلاَقِى
Der-akab zevâl ile acılanan mülâkatlar, keder ve meraka değmez. İştiyaka hiç lâyık değildir. Çünkü; zevâl-i lezzet, elem olduğu gibi, zevâl-i lezzetin tasavvuru dahi bir elemdir. Bütün mecâzî âşıkların dîvânları, yani aşknâmeleri olan manzûm kitapları, şu tasavvur-u zevâlden gelen elemden birer feryâddır. Herbirinin bütün dîvân-ı eş'ârının rûhunu eğer sıksan, elemkârâne birer feryâd damlar.
اَزْ اۤنْ دَرْدِى گِرِينِ ﴿ لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَ ﴾ مِى زَنَدْ قَلْبَـمْ
İşte o zevâl-âlûd mülâkatlar, o elemli, mecâzî muhabbetler derdinden ve belâsındandır ki; kalbim, İbrahimvâri ﴾ لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَ ﴿ ağlamasıyla ağlıyor ve bağırıyor!
دَرْ اِينْ فَانِى بَـقَا خَازِى بَقَا خِيزَدْ فَـنَادَنْ
