İkinci Kâr: Cennet gibi bir fiat veriliyor.
Üçüncü Kâr: Her a'zâ ve hâsselerin kıymeti, birden bine çıkar.
Meselâ: Akıl bir âlettir. Eğer Cenâb-ı Hakk’a satmayıp belki nefis hesabına çalıştırsan; öyle meş'ûm ve müz'ic ve muacciz bir âlet olur ki, geçmiş zamanın âlâm-ı hazînânesini ve gelecek zamanın ehvâl-i muhavvifânesini senin bu bîçâre başına yükletecek yümünsüz ve muzır bir âlet derekesine iner. İşte bunun içindir ki; fâsık adam, aklın iz'aç ve tâcizinden kurtulmak için, gâliben ya sarhoşluğa veya eğlenceye kaçar.
Eğer Mâlik-i Hakîki’sine satılsa ve O’nun hesabına çalıştırsan; akıl öyle tılsımlı bir anahtar olur ki, şu kâinâtta olan nihâyetsiz Rahmet hazinelerini ve Hikmet definelerini açar. Ve bununla sâhibini, saâdet-i ebediyeye müheyyâ eden bir Mürşid-i Rabbânî derecesine çıkar.
Meselâ: Göz, bir hâssedir ki, rûh bu âlemi o pencere ile seyreder. Eğer Cenâb-ı Hakk’a satmayıp belki nefis hesabına çalıştırsan; geçici, devamsız bazı güzellikleri, manzaraları seyr ile, şehvet ve heves-i nefsâniyeye bir kavvâd derekesinde bir hizmetkâr olur.
Eğer gözü, gözün Sâni'-i Basîr’ine satsan ve O’nun hesabına ve izni dâiresinde çalıştırsan; o zaman şu göz, şu kitab-ı kebîr-i kâinâtın bir mütâlaacısı ve şu âlemdeki mu'cizât-ı san'at-ı Rabbâniye’nin bir seyircisi ve şu küre-i arz bahçesindeki Rahmet çiçeklerinin mübârek bir arısı derecesine çıkar.
Meselâ: Dildeki kuvve-i zâikayı, Fâtır-ı Hakîm’ine satmazsan, belki nefis hesabına, mide nâmına çalıştırsan; o vakit, midenin tavlasına ve fabrikasına bir kapıcı derekesine iner, sukùt eder.
Eğer Rezzâk-ı Kerîm’e satsan; o zaman, dildeki kuvve-i zâika, Rahmet-i İlâhiye hazinelerinin bir nâzır-ı mâhiri ve kudret-i Samedâniye matbahlarının bir müfettiş-i şâkiri rütbesine çıkar.
