nev'i lezzetini hissedebilir. Demek hakîki ve elemsiz lezzet yalnız îmânda ve îmân ile olabilir.
Îmânın bu dünyada dahi verdiği binler fâide ve neticelerinden yalnız bir tek fâide ve lezzetini –bu mezkûr bahsimiz münâsebetiyle Gençlik Rehberi’nde bir hâşiye olarak yazılan– bir temsîl ile beyân edeceğiz. Şöyle ki:
Meselâ senin gayet sevdiğin bir tek evlâdın sekerâtta ölmek üzere iken ve me'yûsâne elîm ebedî firâkını düşünürken; birden Hazret-i Hızır ve Hakîm-i Lokman gibi bir doktor geldi, tiryâk gibi bir mâcun içirdi, o sevimli ve güzel evlâdın gözünü açtı, ölümden kurtuldu. Ne kadar sevinç ve ferâh veriyor anlarsın.
İşte o çocuk gibi sevdiğin ve ciddi alâkadar olduğun milyonlar sence mahbûb insanlar, o mâzi mezaristanında –senin nazarında– çürüyüp mahvolmak üzere iken, birden hakikat-i îmân, Hakîm-i Lokman gibi o büyük i'dâmhâne tevehhüm edilen mezaristana kalb penceresinden bir ışık verdi. Onunla baştan başa bütün ölüler dirildiler. Ve “Biz ölmemişiz ve ölmeyeceğiz, yine sizinle görüşeceğiz.” lisân-ı hâl ile dediklerinden aldığın hadsiz sevinçler ve ferâhları îmân bu dünyada dahi vermesiyle isbât eder ki: “Îmân hakikati öyle bir çekirdektir ki, eğer tecessüm etse, bir Cennet-i hususiye ondan çıkar, o çekirdeğin şecere-i tûbâsı olur” dedim.
O muannid döndü dedi:
“Hiç olmazsa hayvan gibi hayatımızı keyf ve lezzetle geçirmek için sefâhet ve eğlencelerle bu ince şeyleri düşünmeyerek yaşayacağız.”
Cevaben dedim:
“Hayvan gibi olamazsın. Çünkü, hayvanın mâzi ve müstakbeli yok. Ne geçmişten elemler ve teessüfler alır ve ne de gelecekten
