dalında; Nemrudları, Fir'avunları, Şeddadları (Hâşiye) [^1] beşerin başına atmış. Ve kuvve-i şeheviye-i behîmiye dalında; âliheleri, sanemleri ve ulûhiyet da'vâ edenleri semere vermiş, yetiştirmiş. O şecere-i zakkumun menşe'i ile silsile-i nübüvvetin –ki bir şecere-i tûbâ-i ubûdiyet hükmünde bulunan o silsilenin– küre-i zeminin bağında, mübârek dalları: Kuvve-i akliye dalında; enbiyâ ve mürselîn ve evliyâ ve sıddıkîn meyvelerini yetiştirdiği gibi., kuvve-i dâfia dalında; âdil hâkimleri, melek gibi melikler meyvesini veren ve kuvve-i câzibe dalında; hüsn-ü sîret ve ismetli cemâl-i sûret ve sehàvet ve kerem-nâmdârlar meyvesini yetiştiren ve beşer, nasıl şu kâinâtın en mükemmel bir meyvesi olduğunu gösteren o şecerenin menşe'i ile beraber ene’nin iki cihetindedir. O iki şecereye menşe' ve medâr, esâslı bir çekirdek olarak ene’nin iki vechini beyân edeceğiz. Şöyle ki:
[^1]:(Hâşiye) Evet Nemrudları, Fir'avunları yetiştiren ve dâyelik edip emziren, Eski Mısır ve Babil’in, ya sihir derecesine çıkmış veyâhut hususî olduğu için etrafında sihir telâkki edilen eski felsefeleri olduğu gibi; âliheleri, Eski Yunan kafasında yerleştiren ve esnâmı tevlîd eden felsefe-i tabîiye bataklığıdır. Evet, tabiatın perdesi ile Allah’ın nurunu görmeyen insan, herşeye bir ulûhiyet verip kendi başına musallat eder.
Ene’nin bir vechini Nübüvvet tutmuş gidiyor; diğer vechini felsefe tutmuş geliyor.
Nübüvvet’in vechi olan birinci vecih: Ubûdiyet-i mahzânın menşe'idir. Yani ene, kendini abd bilir; başkasına hizmet eder, anlar. Mâhiyeti, harfiyedir. Yani; başkasının mânâsını taşıyor, fehmeder. Vücûdu, tebeîdir. Yani; başka birisinin vücûdu ile kàim ve icâdıyla sâbittir, i'tikàd eder. Mâlikiyeti, vehmiyedir. Yani; kendi mâlikinin izni ile sûrî, muvakkat bir mâlikiyeti vardır, bilir. Hakikati, zılliyedir. Yani; hak ve vâcib bir hakikatin cilvesini taşıyan mümkin ve miskin bir zılldir. Vazifesi ise; kendi Hàlık’ının sıfât ve şuûnâtına mikyâs ve mîzan olarak, şuûrkârâne bir hizmettir. İşte, enbiyâ ve
