İşte ene, şu hâinâne vaziyetinde iken cehl-i mutlaktadır. Binler fünûnu bilse de cehl-i mürekkeble bir echeldir. Çünkü; duyguları, efkârları, kâinâtın envâr-ı mârifetini getirdiği vakit, nefsinde onu tasdik edecek, ışıklandıracak ve idâme edecek bir madde bulmadığı için, sönerler. Gelen herşey, nefsindeki renklerle boyalanır. Mahz-ı hikmet gelse, nefsinde, abesiyet-i mutlaka sûretini alır. Çünkü; şu hâldeki ene’nin rengi, şirk ve ta'tildir; Allah’ı inkârdır. Bütün kâinât, parlak âyetlerle dolsa o ene’deki karanlıklı bir nokta, onları nazarda söndürür, göstermez. Onbirinci Söz’de mâhiyet-i insaniyenin ve mâhiyet-i insaniyedeki enâniyetin –mânâ-yı harfî cihetiyle– ne kadar hassas bir mîzan ve doğru bir mikyâs ve muhît bir fihriste ve mükemmel bir harita ve câmi' bir âyine ve kâinâta güzel bir takvîm, bir rûznâme olduğu, gayet kat'î bir sûrette tafsîl edilmiştir. Ona müracaat edilsin. O Söz’deki tafsilâta iktifâen kısa keserek mukaddimeye nihâyet verdik.
Eğer mukaddimeyi anladınsa gel, hakikate giriyoruz.
İşte bak: Âlem-i insaniyette, zaman-ı Âdem’den şimdiye kadar iki cereyan-ı azîm, iki silsile-i efkâr, her tarafta ve her tabaka-i insaniyede dal budak salmış; iki şecere-i azîme hükmünde –biri silsile-i nübüvvet ve diyânet; diğeri silsile-i felsefe ve hikmet– gelmiş gidiyor. Her ne vakit o iki silsile imtizaç ve ittihâd etmiş ise; yani silsile-i felsefe, silsile-i diyânete dehàlet edip itâat ederek hizmet etmiş ise; âlem-i insaniyet, parlak bir sûrette bir saâdet, bir hayat-ı ictimâiye geçirmiştir. Ne vakit ayrı gitmişler ise; bütün hayır ve nur, silsile-i nübüvvet ve diyânet etrafına toplanmış ve şerler ve dalâletler, felsefe silsilesinin etrafına cem'olmuştur. Şimdi şu iki silsilenin menşe'lerini, esâslarını bulmalıyız.
İşte, diyânet silsilesine itâat etmeyen silsile-i felsefe ki, bir şecere-i zakkum sûretini alıp şirk ve dalâlet zulümâtını etrafına dağıtır. Hattâ kuvve-i akliye dalında; Dehriyyûn, Maddiyûn, Tabîiyyûn meyvelerini beşer aklının eline vermiş. Ve kuvve-i gadabiye
