İstanbul İlim ve Kültür Vakfı
Sayfa 98 / 262
98

İşte enâniyetine i'timâd eden, zulümât-ı gaflete düşen, dalâlet karanlığına mübtelâ olan adam; o vâkıada, evvelki hâlime benzer ki; o cep feneri hükmünde nâkıs ve dalâlet-âlûd ma'lûmât ile zaman-ı mâziyi bir mezar-ı ekber sûretinde ve adem-âlûd bir zulümât içinde görüyor. İstikbâli, gayet fırtınalı ve tesâdüfe bağlı bir vahşetgâh gösterir. Hem herbirisi, bir Hakîm-i Rahîm’in birer memur-u musahharı olan hâdisât ve mevcûdâtı, muzır birer canavar hükmünde bildirir.

﴿ وَالَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَوْلِيَٓاؤُ۬هُمُ الطَّاغُوتُ يُخْرِجُونَهُمْ مِنَ النُّورِ اِلَى الظُّـلُمَاتِ ﴾

hükmüne mazhar eder.

Eğer hidayet-i İlâhiye yetişse, îmân kalbine girse, nefsin fir'avuniyeti kırılsa, Kitabullâh’ı dinlese; o vâkıada, ikinci hâlime benzeyecek. O vakit, birden kâinât bir gündüz rengini alır; nur-u İlâhî ile dolar. Âlem ﴾ اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ ﴿ âyetini okur. O vakit zaman-ı mâzi, bir mezar-ı ekber değil, belki herbir asrı bir nebînin veya evliyânın taht-ı riyâsetinde, vazife-i ubûdiyeti îfâ eden ervâh-ı sâfiye cemâatlerinin vazife-i hayatlarını bitirmekle, اَللّٰهُ اَكْبَرُ diyerek makàmât-ı àliyeye uçmalarını ve müstakbel tarafına geçmelerini kalb gözü ile görür.

Sol tarafına bakar ki; dağlar-misâl bazı inkılâbât-ı berzahiye ve uhreviye arkalarında Cennet’in bağlarındaki saâdet saraylarında kurulmuş bir ziyâfet-i Rahmâniye’yi o nur-u îmân ile uzaktan uzağa farkeder. Ve fırtına ve zelzele, tâun gibi hâdiseleri, birer musahhar memur bilir. Bahar fırtınası ve yağmur gibi hâdisâtı; sûreten haşîn, ma'nen çok latîf hikmetlere medâr görüyor. Hattâ mevti, hayat-ı ebediyenin mukaddimesi ve kabri, saâdet-i ebediyenin kapısı görüyor. Daha sâir cihetleri sen kıyâs eyle. Hakikati, temsîle tatbik et.

4–6 Ekim 2026 · İstanbul

13. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu

Sempozyum programı, tebliğler ve kayıt bilgileri için sempozyum sitesini ziyaret edin.