Evet, vâsıta-i rızk-ı helâl, iktidar ve ihtiyar ile olmadığını; belki, acz ve za'f ile olduğunu anlamak için balıklar ile tilkileri, yavrular ile canavarları, ağaçlar ile hayvanları muvâzene etmek kâfîdir.
Demek, derd-i maîşet için namazını terk eden, o nefere benzer ki; ta'limi ve siperini bırakıp çarşıda dilencilik eder. Fakat, namazını kıldıktan sonra Cenâb-ı Rezzâk-ı Kerîm’in matbaha-i rahmetinden ta'yinâtını aramak –başkalara bâr olmamak için– kendisi bizzat gitmek güzeldir, mertliktir; o dahi bir ibâdettir.
Hem, insan ibâdet için halk olunduğunu, fıtratı ve cihâzât-ı maneviyesi gösteriyor. Zîra, hayat-ı dünyeviyesine lâzım olan amel ve iktidar cihetinde; en ednâ bir serçe kuşuna yetişmez. Fakat, hayat-ı maneviye ve uhreviyesine lâzım olan ilim ve iftikàr ile tazarru ve ibâdet cihetinde hayvanatın sultanı ve kumandanı hükmündedir.
Demek ey nefsim! Eğer hayat-ı dünyeviyeyi gaye-i maksad yapsan ve ona dâim çalışsan, en ednâ bir serçe kuşunun bir neferi hükmünde olursun. Eğer hayat-ı uhreviyeyi gaye-i maksad yapsan ve şu hayatı dahi ona vesile ve mezraa etsen ve ona göre çalışsan, o vakit hayvanatın büyük bir kumandanı hükmünde ve şu dünyada Cenâb-ı Hakk’ın nâzlı ve niyâzdâr bir abdi, mükerrem ve muhterem bir misâfiri olursun.
İşte sana iki yol. İstediğini intihâb edebilirsin. Hidayet ve tevfiki Erhamürrâhimîn’den iste... ∗∗∗
