fezâda sukùt ile, bütün o bîçâre zîhayatları ademe, hiçliğe boşaltacak, dökecek diye anladı. ﴾ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّٓالّ۪ينَ ﴿ cereyanının dehşetli manevî musîbetini, ﴾ اَوْكَظُـلُمَاتٍ فِي بَحْرٍ لُجِّىٍّ ﴿ in boğucu karanlığını hissederek: “Eyvâh! Ne yaptık? Bu dehşetli gemiye neden bindik? Bundan kurtulmak çaresi nedir?” diye o kör felsefenin gözlüğünü kırdı, ﴾ اَلَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ ﴿ cereyanına girdi. Birden, Hikmet-i Kur'âniye imdâdına geldi, tam hakikatini gösteren bir dûrbîn aklına verdi, “Şimdi bak” dedi... Baktı, gördü ki: ﴾ رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ ﴿ ismi,
﴿ هُوَ الَّذ۪ى جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ ذَلُولًا فَامْشُوا فِي مَنَاكِبِهَا وَكُلُوا مِنْ رِزْقِه۪﴾
burcunda bir güneş gibi tulû' etti. Zemini gayet muntazam ve selâmetli bir gemi ve zîhayatları rızıklarıyla beraber içine doldurmuş, kâinât denizinde çok hikmetler ve menfaatler için seyahatle güneş etrafında gezdirip mevsimlerin mahsulâtını erzâk isteyenlere getirir ve “Sevr” ve “Hût” nâmlarında iki meleği o sefîneye kaptan yapılmış, gayet güzel ve muhteşem memleket-i Rabbâniyede Hàlık-ı Zülcelâl’in mahlûkat ve misâfirlerini keyiflendirmek için gezdiriyor. Ve onun ile, ﴾اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ ﴿ hakikatini gösterir, Hàlık’ını bu ismin cilvesiyle tanıttırır diye anladı. Bütün rûh u canıyla ﴾ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ ﴿ dedi, ﴾ اَلَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ ﴿ tâifesine girdi.
