Fakat kalbi, binler batman minnetler altında ve rûhu, hadsiz korkular altında ezilir. Hem herkese dilenci, hem herşeyden, her hâdiseden titrer bir sûrette gider. Tâ mahall-i maksûda yetişir. Orada, âsî ve kaçak cezasını görür.
Askerlik nizâmını seven, çanta ve silâhını muhâfaza eden ve sağa giden nefer ise; kimseden minnet almayarak, kimseden havf etmeyerek, rahat-ı kalb ve vicdân ile gider. Tâ o matlûb şehre yetişir. Orada, vazifesini güzelce yapan bir nâmuslu askere münâsib bir mükâfât görür.
İşte ey nefs-i serkeş!
Bil ki: O iki yolcu, biri; mutî'-i kanun-u İlâhî, birisi de; âsî ve hevâya tâbi insanlardır. O yol ise, hayat yoludur ki; âlem-i ervâhtan gelip kabirden geçer, âhirete gider. O çanta ve silâh ise, ibâdet ve takvâdır. İbâdetin çendan zâhirî bir ağırlığı var. Fakat, mânâsında öyle bir rahatlık ve hafiflik var ki, ta'rif edilmez. Çünkü; âbid, namazında der: اَشْهَدُ اَنْ لَٓااِلٰهَاِلَّااللّٰهُ Yani; “Hàlık ve Rezzâk, O’ndan başka yoktur! Zarar ve menfaat, O’nun elindedir. O hem Hakîm’dir; abes iş yapmaz. Hem Rahîm’dir; ihsânı, merhameti çoktur.” diye i'tikàd ettiğinden, herşeyde bir hazine-i Rahmet kapısını bulur, duâ ile çalar. Hem herşeyi kendi Rabbisinin emrine musahhar görür. Rabbisine ilticâ eder. Tevekkül ile istinâd edip, her musîbete karşı tahassun eder. Îmânı, ona bir emniyet-i tâmme verir.
Evet, her hakîki hasenât gibi cesâretin dahi menba'ı; îmândır, ubûdiyettir. Her seyyiât gibi cebânetin dahi menba'ı; dalâlettir!
Evet, tam münevverü'l-kalb bir âbidi, küre-i arz bomba olup patlasa, ihtimaldir ki; onu korkutmaz. Belki; hàrika bir Kudret-i Samedâniye’yi, lezzetli bir hayret ile seyredecek. Fakat, meşhûr bir
