Hem senin şâkirdin mütemerriddir. Fakat bir lezzeti için nihâyet zilleti kabûl eden miskin bir mütemerriddir. Hasîs bir menfaat için şeytanın ayağını öper derecede alçaklık gösterir!
Hem cebbârdır. Fakat kalbinde bir nokta-i istinâd bulamadığı için, zâtında gayet âciz bir cebbâr-ı hodfürûştur. O şâkirdin gaye-i himmeti hevesât-ı nefsâniyeyi tatmin ve hamiyet ve fedâkârlık perdesi altında kendi menfaat-i nefsini arayan ve hırs ve gururunu teskin etmeye çalışan bir dessâstır. Nefsinden başka ciddi olarak hiçbir şeyi sevmiyor; herşeyi nefsine fedâ ediyor.
Amma Kur'ânın hàlis ve tam şâkirdi ise, bir abddir. Fakat a'zam-ı mahlûkata karşı da ubûdiyete tenezzül etmez ve Cennet gibi en büyük ve a'zam bir menfaati gaye-i ubûdiyet yapmaz bir abd-i azîzdir.
Hem halîm, selîmdir. Fakat Fâtır-ı Zülcelâl’inden başkasına, izni ve emri olmadan tezellüle tenezzül etmez bir halîm-i âlîhimmettir.
Hem fakirdir. Fakat onun Mâlik-i Kerîmi ona ileride iddihar ettiği mükâfât ile bir fakir-i müstağnîdir.
Hem zaîftir. Fakat kudreti nihâyetsiz olan Seyyidinin kuvvetine istinâd eden bir zaîf-i kavîdir ki, Kur'ân hakîki bir şâkirdine Cennet-i ebediyeyi dahi gaye-i maksad yaptırmadığı hâlde, bu zâil, fânî dünyayı ona gaye-i maksad hiç yapar mı? İşte iki şâkirdin himmetlerinin ne derece birbirinden farklı olduğunu anla!
Hem felsefe-i sakîmenin şâkirdleriyle Kur'ân-ı Hakîmin tilmizlerinin hamiyetkârlık ve fedâkârlıklarını bununla muvâzene edebilirsin. Şöyle ki:
Felsefenin şâkirdi, kendi nefsi için kardeşinden kaçar, onun aleyhinde da'vâ açar. Kur'ânın şâkirdi ise, semâvât ve arzdaki
