selâmetle o denizin üstünde gezip, tâ sâhil-i selâmete çıkarak hayatımızın vazifesi bitsin. O denizin fırtınaları ve zelzeleleri, sinema perdeleri gibi tenezzühün manzaralarını tazelendirmekle, vahşet ve dehşet yerine, nazar-ı ibret ve tefekkürü keyiflendirerek okşayıp ışıklandırsın. Hem o sırr-ı Kur'ânla, o terbiye-i Furkàniye ile, nefsimiz bize binmeyecek, merkûbumuz olup, bizi ona bindirip, hayat-ı ebediyemizin kazanmasına kuvvetli bir vâsıtamız olsun.
Elhâsıl: Mâdem insan, mâhiyetinin câmiiyeti itibariyle sıtmadan müteellim olduğu gibi arzın zelzele ve ihtizâzâtından ve kâinâtın kıyâmet hengâmında zelzele-i kübrâsından müteellim oluyor. Ve nasıl ki hurdebînî bir mikroptan korkar, ecrâm-ı ulviyeden zuhûr eden kuyruklu yıldızdan dahi korkar. Hem nasıl ki hânesini sever, koca dünyayı da öyle sever. Hem nasıl ki, küçük bahçesini sever, öyle de; hadsiz ebedî Cenneti dahi müştâkàne sever. Elbette, böyle bir insanın Ma'bûd’u, Rabbi, melce'i, halâskârı, maksûdu öyle bir Zât olabilir ki, umum kâinât Onun kabza-i tasarrufunda, zerrât ve seyyârât dahi taht-ı emrindedir. Elbette öyle bir insan dâima Yûnusvâri (A.S.)
﴿ لَٓااِلٰهَاِلَّٓااَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنّ۪ي كُنْتُ مِنَ الظَّالِم۪ينَ ﴾
demeye muhtaçtır.
﴿ سُبْحَانَكَ لَاعِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾ ∗∗∗
