ma'bûd ve mahbûb yapıyorsun. Herşeyi nefsine fedâ ediyorsun. Âdeta bir nev'i rubûbiyet veriyorsun. Hâlbuki, muhabbetin sebebi ya kemâldir –zîra kemâl zâtında sevilir– yâhut menfaattir, yâhut lezzettir veyâhut hayriyettir, ya bunlar gibi bir sebeb tahtında muhabbet edilir.
Şimdi ey nefis! Birkaç Söz’de kat'î isbât etmişiz ki; asıl mâhiyetin; kusur, naks, fakr, aczden yoğrulmuştur ki; zulmet, karanlığın derecesi nisbetinde nurun parlaklığını gösterdiği gibi, zıddiyet itibariyle sen, onlarla Fâtır-ı Zülcelâl’in kemâl, cemâl, kudret ve rahmetine âyinedârlık ediyorsun.
Demek, ey nefis! Nefsine muhabbet değil, belki adâvet etmelisin yâhut acımalısın veyâhut mutmainne olduktan sonra şefkat etmelisin.
Eğer nefsini seversen, çünkü; senin nefsin lezzet ve menfaatin menşe'idir. Sen de lezzet ve menfaatin zevkine meftûnsun. O zerre hükmünde olan lezzet ve menfaat-i nefsiyeyi, nihâyetsiz lezzet ve menfaatlere tercih etme. Yıldız böceği gibi olma. Çünkü o, bütün ahbabını ve sevdiği eşyayı karanlığın vahşetine gark eder, nefsinde bir lem'acık ile iktifâ eder. Zîra nefsî olan lezzet ve menfaatinle beraber bütün alâkadar olduğun ve bütün menfaatleriyle intifâ ettiğin ve saâdetleriyle mes'ûd olduğun mevcûdâtın ve bütün kâinâtın menfaatleri, ni'metleri, iltifatına tâbi bir Mahbûb-u Ezelî’yi sevmekliğin lâzımdır. Tâ, hem kendinin, hem bütün onların saâdetleriyle mütelezziz olasın. Hem Kemâl-i Mutlak’ın muhabbetinden aldığın nihâyetsiz bir lezzeti alasın.
Zâten sana, sende, senin nefsine olan şedîd muhabbetin, O’nun Zât’ına karşı muhabbet-i Zâtiye’dir ki; sen sû-i istimâl edip kendi zâtına sarfediyorsun. Öyle ise, nefsindeki “Ene” yi yırt, “Hüve” yi göster. Ve kâinâta dağınık bütün muhabbetlerin, O’nun esmâ ve sıfâtına karşı verilmiş bir muhabbettir. Sen sû-i istimâl etmişsin. Cezasını da çekiyorsun. Çünkü; yerinde sarfolunmayan bir
