Demek şu meşhûd saltanat-ı insaniyet ve terakkiyât-ı beşeriye ve kemâlât-ı medeniyet; celb ile değil, galebe ile değil, cidâl ile değil; belki ona onun za'fı için teshìr edilmiş, onun aczi için ona muâvenet edilmiş, onun fakrı için ona ihsân edilmiş, onun cehli için ona ilhâm edilmiş, onun ihtiyacı için ona ikram edilmiş. Ve o saltanatın sebebi, kuvvet ve iktidar-ı ilmî değil, belki şefkat ve re'fet-i Rabbâniye ve rahmet ve Hikmet-i İlâhiye’dir ki, eşyayı ona teshìr etmiştir. Evet bir gözsüz akrep ve ayaksız bir yılan gibi haşerâta mağlûb olan insana, bir küçük kurttan ipeği giydiren ve zehirli bir böcekten balı yediren; onun iktidarı değil, belki onun za'fının semeresi olan teshìr-i Rabbânî ve ikram-ı Rahmânî’dir.
Ey insan! Mâdem hakikat böyledir; gururu ve enâniyeti bırak. Ulûhiyet’in dergâhında, acz ve za'fını istimdâd lisânıyla, fakr ve hâcâtını tazarru ve duâ lisânıyla ilân et ve abd olduğunu göster ve ﴾حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ ﴿ de, yüksel.
Hem deme ki: “Ben hiçim; ne ehemmiyetim var ki, bu kâinât bir Hakîm-i Mutlak tarafından kasdî olarak bana teshìr edilsin; benden bir şükr-ü küllî istenilsin?”
Çünkü; sen çendan, nefsin ve sûretin itibariyle hiç hükmündesin. Fakat vazife ve mertebe noktasında, sen; şu haşmetli kâinâtın dikkatli bir seyircisi, şu hikmetli mevcûdâtın belâğatlı bir lisân-ı nâtıkı ve şu kitab-ı âlemin anlayışlı bir mütâlaacısı ve şu tesbih eden mahlûkatın hayretli bir nâzırı ve şu ibâdet eden masnûâtın hürmetli bir ustabaşısı hükmündesin.
Evet ey insan! Sen, nebâtî cismâniyetin cihetiyle ve hayvanî nefsin itibariyle; sağîr bir cüz', hakîr bir cüz'î, fakir bir mahlûk, zaîf bir hayvansın ki; bütün dehşetli mevcûdât-ı seyyâlenin dalgaları içinde çalkanıp gidiyorsun.
