nukuş-u Esmâ-i İlâhiye karanlığa düşer, okunmaz. Zira Sâni’ unutulsa, Sâni’a müteveccih mànevî cihetler de anlaşılmaz. Adeta baş aşağı düşer. O mânidâr âli san’atların ve mànevî âli nakışların çoğu gizlenir. Bâkî kalan ve göz ile görülen bir kısmı ise, süflî esbaba ve tabiata ve tesadüfe verilip, nihayet sukut eder. Herbiri birer parlak elmas iken, birer sönük şişe olurlar. Ehemmiyeti yalnız madde-i hayvaniyeye bakar. Maddenin gayesi ve meyvesi ise, dediğimiz gibi; kısacık bir ömürde hayvânâtın en âcizi ve en muhtacı ve en kederlisi olduğu bir hâlde, yalnız cüz’î bir hayat geçirmektir. Sonra tefessüh eder gider. İşte küfür böyle mahiyet-i insaniyeyi yıkar; elmastan kömüre kalbeder.
............
BEŞİNCİ NOKTA: Îmân, duâyı bir vesile-i kat'iyye olarak iktiza ettiği ve fıtrat-ı insaniye, onu şiddetle istediği gibi, Cenâb-ı Hak dahi “Duânız olmazsa ne ehemmiyetiniz var?” meâlinde: قُلْ مَا يَعْبَؤُ۬ا بِكُمْ رَبّ۪ي لَوْلَا دُعَٓاؤُ۬كُمْ fermân ediyor.
Hem اُدْعُون۪ٓي اَسْتَجِبْ لَكُمْ emrediyor.
Eğer desen: Birçok defa duâ ediyoruz, kabûl olmuyor. Hâlbuki; âyet umumîdir; “Her duâya cevab var.” ifâde ediyor.
