
Bir ağacın yaprakları, taşların arasından çıkan bir filiz, soframıza gelen bir meyve… Risale-i Nur, her gün gördüğümüz bu varlıklarda Rabbimizin sanatını ve rahmetini okumayı öğretiyor.
Her gün önünden geçtiğimiz bir ağaç vardır. Yolumuzu tarif ederken yerini söyler, yazın gölgesine sığınırız. Baharda ne zaman tomurcuklandığını ise çoğu zaman fark etmeyiz. Ağaca o kadar alışmışızdır ki orada oluşu üzerinde durmayız. Oysa küçücük bir çekirdekten bu gövdenin çıkması, dalların meyveyle dolması hâlâ hayret edilecek bir iştir.
Bediüzzaman, Risale-i Nur’da dikkatimizi sık sık böyle yakın örneklere çevirir. Önümüze bir çekirdek koyar, bizi bir ağacın başına götürür. Alıştığımız için görmez olduğumuz şeyleri yeniden düşünmeye başlarız. Bir yaprağın nasıl yaratıldığını ve neye hizmet ettiğini merak ederken onu yaratanın ilmini, kudretini tanırız. Tefekkür, gördüğümüz eserden hareketle Rabbimizi tanımaya doğru ilerler.
Yaratılışı düşünmeye davet
Bu bakışın rehberi Kur’ân’dır. Âl-i İmrân sûresinin 190 ve 191. âyetlerinde göklerin ve yerin yaratılışına, geceyle gündüzün değişmesine dikkatimiz çekilir. Akıl sahipleri bunlar üzerinde düşünürken Allah’ı anar ve “Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın” derler. [1] Kâinattaki hikmeti görmek, onları Yaratan’a yöneltir. Düşünceleri duaya dönüşür.
Risale-i Nur, Kur’ân’ın açtığı bu tefekkür yolunda yürür. Bir çiçeğin yaratılışını anlatırken onun renginde ve kokusunda görünen sanatı, arıyla kurduğu münasebeti, yeryüzündeki hayat içindeki yerini de düşündürür. Çiçek, kendisini aşan bir ilim ve hikmeti gösterir. Böylece küçük bir varlıktan kâinatın bütününe uzanan bir pencere açılır.
Kâinat kitabını okumak
Bir mektubu elimize aldığımızda kâğıdına, yazısına bakarız. Okumak içinse kelimelerin ne söylediğini anlamamız gerekir. Risale-i Nur’da kâinatın bir kitaba benzetilmesi de varlıklardaki mânâyı okumaya davettir. Eşyaya, kendisini yaratanı tanıtan bir eser olarak bakmaya mâna-yı harfî denir. Bediüzzaman, Mesnevî-i Nuriye’de bu bakışı şöyle anlatır:
“Nimete bakıldığı zaman Mün'im, sanata bakıldığı zaman Sâni', esbaba nazar edildiği vakit Müessir-i Hakiki zihne ve fikre gelmelidir. [2]
Mün’im, nimeti veren; Sâni, sanatla yaratan demektir. Müessir-i Hakikî ise sebeplerin ardındaki hakiki tesir sahibini ifade eder. Elimizdeki meyvenin yetiştiği ağacı biliriz. Onu bize rızık olarak ihsan eden Rabbimizi de hatırlarız. Ağacın, toprağın ve suyun birbiriyle uyum içinde çalıştırılmasında O’nun ilmini ve rahmetini görürüz.
On İkinci Söz’de bu nazarın dilimize nasıl yansıdığı da gösterilir: “Ne kadar güzel yapılmış, ne kadar güzel bir sûrette Sâni’inin cemâline delâlet ediyor!” [3] Güzel bir çiçeğe duyduğumuz hayranlık, onu böyle güzel yaratan Allah’a muhabbete vesile olur. Çiçeği seyrederken kalbimiz de bu güzellikten hissesini alır.

Taşların arasından yükselen bir filiz. Temsili illüstrasyon.
Bir filizin düşündürdükleri
Taşların arasından çıkan bir filize eğilip bakalım. Sapı parmaklarımızın arasında incinecek kadar narindir. Kökleri ise sert toprağın içinde ilerler. Birinci Söz, bu görünüşteki zayıflıkla yapılan iş arasındaki farkı önümüze koyar:
“Herbir nebât ve ağaç ve otların ipek gibi yumuşak kök ve damarları, ‘Bismillâh’ der; sert olan taş ve toprağı deler geçer.” [4]
Buradaki Bismillâh, varlıkların Allah’ın adıyla, O’nun verdiği kuvvetle iş görmesini anlatır. Filiz, köklerini kendi bilgisiyle toprağın içine göndermiyor. İhtiyacına uygun biçimde yaratılıyor, besleniyor ve büyütülüyor. Bediüzzaman, o incecik kökü göstererek bizi dayandığı kudreti düşünmeye çağırıyor.
Bir bitkinin nasıl büyüdüğünü öğrenmek bu tefekkürü derinleştirir. Suyun kökten yaprağa taşınmasını, yaprakta besin üretilmesini araştırdıkça yaratılıştaki incelikleri daha yakından tanırız. Risale’nin verdiği dersle bu işleyişe baktığımızda, sebeplerin arkasında ilmi ve iradesiyle hükmeden Rabbimizi hatırlarız. Bildiklerimiz, hayretimizi besler.
Alışkanlığın örttüğü hakikat
Dünyada ilk defa bir ağacın çiçek açtığını görseydik herhâlde başından kolay kolay ayrılamazdık. Her bahar tekrarlandığında ise aynı hadiseyi olağan karşılıyoruz. Bediüzzaman, On Üçüncü Söz’de varlıkların üzerini örten “âdet ve ülfet perdesi”ne dikkat çeker. [5] Ülfet, alışkanlığın bizi hayretten uzaklaştıran bu tarafıdır. Bir şeyin nasıl işlediğini bilmekle ona alışmak birbirinden farklıdır; bazen bildiğimizi sanmamızın sebebi, onu çok görmüş olmamızdır.
Kur’ân bu perdeyi kaldırıp “ukûle tükenmez bir hazine-i ulûm” açar. [5] Yani akıllara tükenmeyen bir ilim hazinesi sunar. Herkesin gördüğü yağmur, her gün doğan güneş, bir yavrunun beslenmesi yeniden dikkatimize sunulur. Tekrar karşılaşmamız, bu hadiselerdeki sanatı azaltmaz. Bir ağacın bu bahar verdiği her yaprak da yeniden yaratılmıştır. Fakat biz, geçen yıl da gördüğümüz için bu bahar olup bitene dikkat etmeyebiliriz.
Tefekkürden şükre
Bu düşüncenin bize en yakın karşılıklarından biri soframızdadır. Bir elmayı elimize aldığımızda onun yetişmesi için bir ağacın, toprağın, yağmurun ve güneşin birlikte vazife gördüğünü düşünürüz. Bütün bunları bizim ihtiyacımıza uygun biçimde çalıştıran Rabbimiz, o meyveyi tadabileceğimiz bir dil de vermiştir. Nimetin farkına vardıkça onu ihsan edene karşı kalbimizde bir minnettarlık uyanır.
Birinci Söz’de zikir, şükür ve fikir arasındaki bağ bu yakınlık içinde anlatılır. Nimete başlarken Allah’ın adını anmak, sonunda O’na hamdetmek ve arada o nimetin O’nun kudretinin eseri, rahmetinin hediyesi olduğunu düşünmek birbirini tamamlar. [4] Tefekkür, böylece günün içinde yerini bulur.
Nimetin kıymetini bilmek davranışımıza da yansır. Bediüzzaman, Şükür Risalesi’nde “Şükrün mikyâsı; kanâattir ve iktisaddır ve rızâdır ve memnuniyettir” der. [6] Burada mikyas, ölçü demektir. Sofrada ihtiyacımız kadar almak, artanı ziyan etmemek, bize verileni hor görmemek şükrümüzün hayattaki karşılıklarındandır.
Bir dahaki sefere o ağacın yanından geçerken biraz durabiliriz. Bir dalına dikkatle bakıp hangi ihtiyaçlarının nasıl karşılandığını düşünelim. Kendimizi de unutmayalım. Bizi o ağacın meyvesiyle besleyen Rabbimiz, verdiği nimetle kendini bize tanıtıyor. Bu ikramı fark ettiğimizde, dilimizden dökülen Elhamdülillâh’ın mânâsını daha derinden hissederiz.
Kaynaklar
[1] Kur’ân-ı Kerîm, Âl-i İmrân sûresi, 190-191. âyetler.
[2] Bediüzzaman Said Nursi, Mesnevî-i Nuriye, Katre, Mukaddime.
[3] Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, On İkinci Söz, Birinci Esas.
[4] Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Birinci Söz.
[5] Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, On Üçüncü Söz, Birinci Makam.
[6] Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Yirmi Sekizinci Mektup, Şükür Risalesi.
Görseller bu yazı için yapay zekâ ile üretilmiş temsili illüstrasyonlardır.
İlgili içerikler
Sahih Hadis Nedir? En Güvenilir Hadis Kaynakları
Sahih hadis nedir? En güvenilir hadis kaynakları nelerdir? Rivayetlerden yazılı kaynaklara dönüştürülen hadisler İslamın yaşama uygulanmasında ışık kaynağıdır.
Dua Nedir?
Dua nedir? Dua kavramı ile Kur'an ve Sünnet ışığında duanın ibadet, teslimiyet ve kulluk bilinci olarak ruhsal yolculuğumuzdaki yerini ve önemini inceleyelim.




