Demek esbâbın te’siri yok. Müsebbibü’l- Esbabdan başka bir melce’ olamadığını aynelyakîn gördüğünden, sırr-ı Ehadiyet, nûr-u Tevhid içinde inkişaf ettiği için, şu münâcât birdenbire geceyi, denizi ve hûtu musahhar etmiştir. O nûr-u Tevhid ile hûtun karnını bir tahtelbahir gemisi hükmüne getirip ve zelzeleli dağvârî emvâc dehşeti içinde, denizi, o nûr-u Tevhid ile emniyetli bir sahrâ, bir meydân-ı cevelân ve tenezzühgâhı olarak o nur ile semâ yüzünü bulutlardan süpürüp, kameri bir lâmba gibi başı üstünde bulundurdu. Her taraftan onu tehdit ve tazyik eden o mahlûkat, her cihette ona dostluk yüzünü gösterdiler. Tâ sâhil-i selâmete çıktı. Şecere-i yaktîn altında o lûtf-u Rabbânîyi müşâhede etti.
İşte Hazret-i Yûnus Aleyhisselâmın birinci vaziyetinden yüz derece daha müthiş bir vaziyetteyiz. Gecemiz istikbaldir. İstikbâlimiz, nazar-ı gafletle, onun gecesinden yüz derece daha karanlık ve dehşetlidir. Denizimiz, şu sergerdân küre-i zeminimizdir. Bu denizin her mevcinde binler cenaze bulunuyor; onun denizinden bin derece daha korkuludur. Bizim hevâ-yı nefsimiz, hûtumuzdur; hayat-ı ebediyemizi sıkıp mahvına çalışıyor. Bu hût, onun
