
Ceylan Çalışkan
Abdülkadir Ceylân Çalışkan l929 yılında Emirdağ'da dünyaya gelmişti. Babası Mehmed Çalışkan, annesi ise Ayşe Çalışkan'dı. Küçük yaşta annesini kaybeden Ceylân Çalışkan annesiz, öksüz olarak büyüyordu. l944'ün yaz sonlarında Emirdağ'a gelen Üstad'a bütün Çalışkan ailesi yardıma ve hizmete koşmuştu.
Mehmed Çalışkan, oğlu Ceylân'la birlikte Üstad'a nasıl gittiğini şöyle anlatmaktadır:
"Bir gün Ceylân'la beraber Üstadı ziyarete gitmiştim. Üstad:
'Oğlun mu?'
'Evet.'
"Fırsat düşmüşken çocuğun mektep işini danışayım dedim:
"Efendim, çocuk çalışkan ve zeki, onu yüksek mekteplere vermek istiyorum, ne buyurursunuz?"
"'İyi! Zeki ve çalışkan olduğu için evvelâ benden iman dersi alsın, sonra yüksek mektebe devam etsin.' diye buyurdu. Böyle bir cevap beklememekle beraber, hemen razı oldum. Zaten Üstad'ın her emrini yerine getirmeye çalışırdık. Ev işlerimizi olduğu gibi, hususî meselelerimizi dahi hep kendisine danışırdık."
"Ceylân'a Verdiği İlk Ders: Sıdk!"
"Buyurdu ki:
'Daima doğru olacaksın. Hiç yalan söylemeyeceksin. Sana bir milyon lira verirler, sen bana ihanet edebilirsin, fakat ismin ebediyyen kötü anılır.'
"Ceylân'ın vazifesi, Üstad'ın söyleyip kendisinin yazdığı mektupları, sonra eve gelerek daktilo etmektir."
"Üstad, 'Bu usûl zor.' demişti. 'Sana on beş günde İslâm yazısını öğreteceğim.' Ve hakikaten öğretti. Nasıl öğretti, hangi usûlü takip etti, bilmiyorum."
"l948 senesinde tevkif edildiğimiz zaman sadece bizim Çalışkan ailesinden altı kişi vardı. Ceylân o zaman on dokuz yaşlarındaydı. Yani Ceylân genç ve körpe yaşında zindanlara atılmıştı."
"Ceylân'ın askerlik çağı geldiğinde, Üstad onun biraz geç asker olmasını istemişti. Müracaatlarımızı yapamadık ve Ceylân asker oldu. Üstad'ına 'Allah'a ısmarladık' diye veda ederken, hakikaten maddi-manevî hastalıklarımızın derin ilmiyle ve derya gibi olan şefkatiyle tedavi eden Nurların Müellifi yavruma şu nasihatı vermişti:
'Sen Risale-i Nur'un esaslarını hareketlerinle yaşa!'
"Sonra bir not verdi. Bu notlarda, 'Benim şarktaki dostlarıma ve talebelerime selâm olsun!' diye yazmıştı.
"Ceylân Urfa'ya gidince bunu bir Nakşî şeyhine verince, şeyh kâğıdı cebine koymuş. 'Bunu benim için yazmış.' demiş."
"Aradan epeyce zaman geçti. Ceylân, usta asker oldu. İzin sırası gelince iznini almış, fakat zekâ ve çalışkanlığından dolayı, mükâfat izniyle beraber iki ay! Durumu bana bildirdi, 'Baba, ne yapayım?' diye soruyordu. Tabiî, biz de Üstad'a sorduk."
'Tamam, tamam kardaşım, Ceylân Urfa medresesinde kalsın.'
diyerek cevap vermişti."
"Biz biraz üzüldük. Aylar sonra çocuğu görecektik, o da olmadı. Tabiî emir Üstadımızındı. Ceylân Urfa medresesinde kalmıştı. Bir ara o medreseye polisler gelip Ceylân'ın ifadesini almışlarsa da neticede bir şey çıkmadı."
"Nihayet askerliğini bitirdi ve geldi. Bir gece evde kaldıktan sonra ertesi gün, Üstad:
'Bak kardaşım, senin çok evlâdın var; bunu da bana ver.'
dedi. 'Üstadım, biz Ceylân'ı daha evvel size vermiştik.' dedim. Böylece, Ceylân yatağını evden toplayıp, Üstad'ın yanına gitti."
İşte bundan sonra, Ceylân Çalışkan, zekâsıyla, dehasıyla, eşsiz kabiliyetleriyle, Asrın Sultan'ına, dâhi-i âzam Üstad'a talebe, hizmetkâr ve manevî bir evlât olmuştu; tıpkı kardeşlerinin evlâtları Abdurrahman ve Fuad gibi...
Ceylân'ın Üstad'la alâkası pek çok hatıraları bulunmaktadır. Bunlardan tesbit edebildiklerimi anlatayım:
Kavunun Başına Gelenler
Üstad bir gün kavunun başını kesmiş, içinin yumuşağını kaşıkla yemiş, kalan sert kısmı da "Bunu götürün, teberrüken yiyin." demiş. Bakraç gibi olan bu kavunu Ceylân bir rafa koymuş, bir-iki gün sonra bu kavunu almış, ipten kulp takmış ve iki katlı evin üst penceresinden, kuyuya sarkıtır gibi aşağıya sarkıtmış, çekmiş, böylece oynamış.
Üstad kavunu ne yaptıklarını Ceylân'a sorduğu zaman, olduğu gibi anlatınca, "Peki, doğru söylediğin için bu sefer sizi affettim." demiş.
"Ceylân'ı Dünyaya Vermeyeceğim"
Üstad, Ceylân'dan çok memnundu. "Ceylân kabiliyetli bir genç. Dünya işini de yapar, ahiret işini de. Fakat onu dünyaya vermeyeceğim." derdi.
Bir gün "Ceylân, senin hayatın uhrevîdir. Eğer dünyevî olsa pek azdır!" diyen Üstad, babası Mehmed Çalışkan'a ise, "Bu oğlunun iyiliği, babanın sana ettiği dualarının neticesidir." demişti.
Lâtifeler...
Küçük yaşta Üstad'a manevî bir evlat olan Ceylân Çalışkan, hiçbir kimsenin yapmadığı ve yapamadığı lâtifeleri, şakaları yapmıştı. Yine bunlardan tesbit edebildiklerimi, lâtif lâtifelerini anlatayım:
Üstad bir gün arabada giderken Ceylân Çalışkan'a radyoyu açtırmış. Mustafa Sungur bu durumu bilmediği için, Ceylân hem radyoyu kapamıyor, hem de gülüyormuş. Mustafa Sungur'un ısrarıyla Ceylân radyoyu kapatınca, Üstad, "Ceylân, radyoyu aç, Sungur da dinlesin!" demiş ve "Kardaşlarım, ben sizin dinlediğiniz gibi dinlemiyorum." diyerek, radyodaki hava zerrelerinin vazifeleriyle alâkalı dersler vermiş.
***
Bir meseleden dolayı Ceylân'ın canı sıkılınca, Üstad gönlünü almak için iltifat ederek, "Ceylân, size Malta eriği alacağım." deyince, Ceylân, "Üstadım, gönlümüzü mü alıyorsun, yoksa yenidünya mı alıyorsun?" diyerek mukabele etmiş.
"Ben Oklava Yedim"
Üstad bir yanlışlıktan dolayı hiddet edip, küçük kulunç değneği ile vurduktan sonra, "Size baklava alacağım yemeniz için." deyince, "Ben oklava yedim Üstadım." diye, yine Üstadı tebessüm ettirmiş.
"Nine İhtiyardır"
Bahar günü arabayla kır gezintisi yaparken otlayan koyunların, kuzuların yanından geçerken. Üstad, "Ceylân, sana bir koyun alacağım, bir de nine alacağım. Nine koyunu sağar, sen de sütünü içersin." deyince, Ceylân "Nine ihtiyardır, bu işleri yapamaz Üstadım." diye cevap vermiş.
"Zekeriya'nın Dolmuşu"
"Bir gün babasının yazdığı hasret ve şikâyet mektupları üzerine Zekeriya Kitapçı, Abdullah Yeğin'e hitaben Emirdağ'a, Üstad'a gelmesi için mektup yazmış. Bunun üzerine Yeğin Urfa'dan kalkıp, Emirdağ'a, Üstad'ın yanına gelmiş. Üstad hiddet edip, böyle durup dururken niçin geldiğini sorarak hiddet etmiş. Zekeriya Kitapçı'nın mektubu üzerine bu işin olduğunu anlayan Ceylân Çalışkan, zekâsından fışkıran cevabını biraz da argoya sararak, hemen cevap vermiş: "Zekeriya'nın dolmuşuna binmiş, Üstadım."
"Bir Huri Bana Yeter"
Üstad iman ve Kur'ân hizmetini ehemmiyetini, bu zamandaki fedakârlığı anlatarak, "Size yirmi huri de verilse, yine bu hizmeti terk etmemeniz lâzım." deyince, Ceylân Çalışkan yine lâtifesini yapmış: "Üstadım, bir tanesi yeter bana."
l96l yazında Nur talebeleriyle birlikte Ceylân Çalışkan'ı birinci şubede nezarete koymuşlardı. Hadisede mühim bir unsur olan Said Özdemir, elinde, içinde Nur'un matbaa klişeleri, formaları da çantasıyla birlikte, fırsatını bulup firar etmişti. Yirmi üç gün kadar Nur talebeleri nezarette kalınca Ceylân Çalışkan şu mısraları yazmıştı:
"Ağustos'un dördüncü haftası,
Said ve çantası,
Birinci şubeden bırakıp kaçtı,
Başımıza sevaplı belalar açtı."
Bu şiiri eline alıp okuyan Birinci Şube Müdürü, "Bunu kim yazdı?" diye sormuştu. "İçinizden en eski kimse onunla konuşalım." diyen Birinci Şube Müdürü Muzaffer Yılmaz'a Ceylân Çalışkan, "Eskilere itibar olsa, bitpazarına nur yağardı." diye şaka yapmıştı.
***
Harbiyede sabahleyin kapılar geç açılınca, içerde sıkışıp kalan Ceylân Çalışkan şu lâtifeleri satırları yazmıştı:
"Saat on bire geldi,
Yemeğe hâcet kalmadı.
Halimize demeye hacet kalmadı.
Herkes hacetini içerde görür,
Hacetim var, demeye hacet kalmadı.
Burası bir sivri adadır,
Yassıada'ya gitmeye hacet kalmadı."
"Hizmet Eyle İmana"
Yüksek zekâsı yanında şiire ve şairliğe de merakı, kabiliyeti olan Ceylân Çalışkan, Hanımlar Rehberi'nin sonundaki "Nurcuların Kasidesi" isimli şiirde askerlerin "Annem, beni yetiştirdi, bu vatana yolladı" marşına bir nazire olarak yazmıştı.
"Annem beni yetiştirdi, bu hizmete yolladı.
Teslim etti Risaleyi, Allah'a ısmarladı.
Boş oturma çalış dedi, hizmet eyle imana,
Sütüm sana helâl etmem, çalışmazsan Kur'ân'a."
şeklinde yazarak, iki makamda okunan bu marşı, zaman zaman arabaya aldığı çocuklarla birlikte okurdu. Üstad'la kırlara çıktığı günlerde yine bu marşı Nur talebeleri okurlardı.
Bir şaka ve lâtife tarzında yazılan bu şiiri ise "Emirdağ Nurcularını Medhiye ve Mathiyeleridir" ismini taşımaktadır.
"Kış gelince hepsi sözü verdiler
Yaz gelince çabuk geri döndüler
Parlayan bir mum gibi söndüler
Ne sebatkârdır bu Emirdağlılar"
"Risale-i Nur içinde adları çıktı
Talebelik yapa yapa canları çıktı
İçlerinde zaten hiç arslan yoktu
Ne kahramandır bu Emirdağlılar"
"Bir vak'a olunca hepsi kaçarlar
Mübarek gecelerde hepsi uçarlar
Talebelik köprüsünde önde geçerler
Ne ileri yönlüdür bu Emirdağlılar"
"Mirac gecesinde kırklar toplandı
Karnı aç olanlar manen yoklandı
Maşaallah gündüz gibi günahları paklandı
Ne günahsızdır bu Emirdağlılar"
"Yazı yazmak bizde birinci gaye
Yapamıyoruz ama ne çare
Nefsimize veriyoruz büyük bir paye
Ne mütevazidir bu Emirdağlılar"
"Önümüzdeki gece Leyle-i Berat
Çok çalışalım ele geçmez bu fırsat
Şimdi gelse de sarsmaz bu memat
Rabıta-ı mevtlidir bu Emirdağlılar"
"Kimi Üstad'ın hep halini sorar
Kimi ziyaret eder, Üstadı yorar
Kimi gece gündüz üç gece arar
Ne lopçu bu Emirdağlılar"
"Vaktaki kalem yazdı, olduk biz de talebe
Zındıkaya, küfre karşı çaldık galebe
Zülfikar gitti Mısır'a, Şam'a, Haleb'e
Ne fütuhatçıdır bu Emirdağlılar"
"İhlâslıdır, birbirine küserler
Bid'adları, riyaları köklerinden keserler
Âlem-i ervahda rüzgâr gibi uçarlar
Ne maneviyatçıdır bu Emirdağlılar"
"Menfaati hiç âlet etmeyen
Rızadan başka gaye gütmeyen
İhlas hilâfına, yola gitmeyen
Ne ihlâslıdır bu Emirdağlılar"
"Nur uğuruna kesseler bizim kelleyi
Elimizde tutarız ateş gülleyi
Korkarız karanlıkta görsek gölgeyi
Ne metanetlidir bu Emirdağlılar"
"Söyle, söyle sende mi ulvî himmet?
Esrar-ı atom, irşad-ı devlet
Sende mi hep umumî gayret?
Ne keşfiyatçıdır bu Emirdağlılar."
Ceylân'dan Annesine Mektup
l929'da doğup l963'de cennet yaşında şehit olan Ceylân Çalışkan, amcası Abdullah Çalışkan'ın hanımının vefatı dolayısıyla kendi üvey anasına, ahiretten ve ebediyetten bahseden şu mektubu yazmıştı:
"Çok sevgili, çok müşfik valideciğim, senin ellerinden, hem mübarek ayaklarından hasretle, hürmetle, iştiyakla öperim. Hem son musibetinizden başınız sağolsun."
"Sevgili valideciğim, dünyadaki her şey ve her ölüm bize diyor ki; siz de fanisiniz, siz de öleceksiniz. Cenab-ı Hakk'ın bahtiyar kulları bütün bu hadiselerden hisselerine düşen dersi alırlar. Yani kendi nefislerine derler ki: 'Ey nefis, sen lâyemut değilsin, fânisin, ibret al, sırat-ı müstakimden ayrılma. Ve her işinde âlemlerin Rabbi ve Hâlıkı olan Kadîr-i Zülcelâl-i Velikramın rızasını esas maksat yap.' der. Bunu böyle söyleyen ve böyle yapan bir abd Biiznillahi Teâla saadet-i ebediyeye vâsıl olur."
"Ey müşfik anneciğim! Cenab-ı Hak sana musibet perdeleri arkasından öyle nimetler ihsan etmiş ve öyle lütuflar vermiş ki, eğer şükür ile mukabele etsen, pek cüz'î olan amelin seni her iki cihanda mesut etmeye kâfi ve vâfidir."
المقالات
لا يوجد بعد محتوى منشور لهذا الكاتب.
