Said Yüce: Risale-i Nur okuyanların dilinde gezen Kur’ân kelimeleridir, dimağına vuran esma tecellileridir, gönlünde yürüyen sünnet-i seniyyenin pâk tavrıdır.

Said Yüce: Risale-i Nur okuyanların dilinde gezen Kur’ân kelimeleridir, dimağına vuran esma tecellileridir, gönlünde yürüyen sünnet-i seniyyenin pâk tavrıdır.
Sempozyum açılış programında, İİKV İcra Kurulu Başkanı ve AK Parti Isparta Milletvekili Said Yüce sözlerine protokolün yanı sıra programa iştirak eden 15 Temmuz şehit yakınlarıyla gazileri ve katılımcıları selamlayarak başladı.

 

Bismillahirrahmanirrahim.

Esselatu vesselamu ala rasuluna muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ecmain

Bediüzzaman Hazretleri’nin çok kıymetli talebesi Fırıncı Ağabey, Değerli Rektörlerim, İstanbul Müftümüz, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan Vekili, Vali Yardımcılarımız, Kaymakamlarımız, Belediye Başkanlarımız hepiniz hoşgeldiniz.

Ve aramızda bulunan 15 Temmuz şehid yakınları ve kahraman gazilerimiz.

Bugün Dünyanın birçok ülkesinden ve Türkiye’nin çeşitli bölgelerinden 11. Bediüzzaman Sempozyumuna katılan çok kıymetli misafirler. Hepiniz hoş geldiniz. Safalar getirdiniz. Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.

***

BU SEMPOZYUM İLK DEĞİL, BENZERLERİNİN ON BİRİNCİSİ

 

Bugün dünyanın dört bir yanından gelen seçkin ilim adamlarının aylarca göz nuru dökerek hazırladıkları birbirinden değerli tebliğleri dinlemek ve müzakere etmek üzere düzenlenen “Kur’an ve sünnet rehberliğinde bir iman hizmeti: müsbet hareket” konulu sempozyum için bir araya gelmiş bulunuyoruz.

Bu sempozyum, ilk değil, benzerlerinin on birincisi. İstanbul İlim ve Kültür Vakfı, bunun yanı sıra, şu ana kadar yurt içinde ve dışında, daha yüzlerce bilimsel toplantıya ev sahipliği yaptı, bu tür organizasyonları dünyanın dört bir tarafında gerçekleştirdi.

***

BU MİRASI HANGİ ŞARTLAR ALTINDA VE HANGİ YÖNTEMLER VÜCUDA GETİRDİ?

 

Bütün bu toplantılar, bu topraklarda yetişmiş bir büyük âlimin eserlerini ve onun bıraktığı mirasın sadece bu topraklara ve bu millete değil, bütün bir insanlığa ve gelecek çağlara neler sunduğunu göstermeyi hedefliyor.

Değerli konuklarımız, Bediüzzaman’ın insanlığa bıraktığı miras kadar önemli olan bir başka şey daha var:

Bu mirası hangi şartlar altında ve hangi yöntemlerle vücuda getirdi?
 

Risale-i Nur’un hangi sayfasını bu soru ışığında çevirecek olsanız, sizi hayretten hayrete sürükleyecek bir manzara karşısında kalırsınız.


“İki adam Cennet gibi bir memlekete gidiyorlar” diye başlar Risale-i Nur’un ilk olarak telif edilen eseri. Oysa bu eser, Bediüzzaman’ın haksız bir şekilde çeşitli eziyetler altında sürgün edildiği, kuş uçmaz kervan geçmez bir Anadolu beldesinde, amansız tarassutlar altında tutulduğu bir zamanda telif edilmiştir.

Bir başka Risale, “bin bir birlikler içinde sarılı bir gül goncası” halinde tasvir eder kâinatı. Bu eserin satırları arasında dolaşan okuyucu, kendisini Cennet bahçelerinin birinden çıkıp diğerine girer halde bulur. Oysa bu eser, idam tehdidiyle atıldığı ve kimseyle görüştürülmediği, Eskişehir hapishanesinde telif edilmiştir.

Daha başka bir Risale, Allah’ın Rahîm ve Kerîm isimlerinin bir tecellîsini, “her baharda ağaçları ve bitkileri cennet hûrileri gibi süslendirip onların elleriyle her türden meyveleri bize ikram eden, bir zehirli böceğin eliyle şifalı ve tatlı bir balı bize yediren, elsiz bir böceğin eliyle en yumuşak ipeği bize giydiren” rahmet eserleri olarak tasvir eder. Oysa bu eser, Denizli hapishanesinin en bunaltıcı şartları altında telif edilmiştir.

***
 

“BİR TEK GAYEM VARDIR” DİYORDU
 

Değerli misafirlerimiz,

Bediüzzaman’ın  maruz kaldığı bu kadar olumsuz şartlara ve haksızlıklara hiç aldırış etmeksizin bütün bir ömür boyunca her satırında İlâhî rahmet tecellîlerinden esintiler taşıyan eserleri yazarken bir gayesi vardı.

“Bir tek gayem vardır” diyordu. Ve dünyanın büyük bir manevî buhran geçirdiğine işaretle, bu buhranın çözümünü gösteriyordu:

“Mânevî temelleri sarsılan garp cemiyeti içinde doğan bir hastalık, bir veba, bir tâun felâketi, gittikçe yeryüzüne dağılıyor. Bu müthiş sârî illete karşı İslâm cemiyeti ne gibi çarelerle karşı koyacak? Garbın çürümüş, kokmuş, tefessüh etmiş, bâtıl formülleriyle mi? Yoksa İslâm cemiyetinin ter ü taze iman esaslarıyla mı? Büyük kafaları gaflet içinde görüyorum. İman kalesini, küfrün çürük direkleri tutamaz. Onun için, ben yalnız iman üzerine mesaimi teksif etmiş bulunuyorum.”

İşte, Bediüzzaman Said Nursî, bu gaye uğrunda, hayatı boyunca hiçbir zaman taviz vermediği “müsbet hareket” ilkesiyle yazdı eserlerini, telif etti.

 

Yazdıklarını, en amansız düşmanlarının da istifadesine sundu. Hiç kimseden hiçbir şey istememek, onun en tavizsiz ilkelerinden biriydi.

Şöyle diyordu.

Çünki şimdi bu zamanda hiçbir şeye âlet ve tâbi' olmayan ve her gayenin fevkinde olan hakaik-i imaniyeyi fıtrî ubudiyetle, bilmeyenlere ve bilmek ihtiyacında olanlara tesirli bir surette bildirmek; bu keşmekeş dünyasında, imanı kurtaracak ve muannidlere kat'î kanaat verecek bir tarzda; yani hiç bir şeye âlet olmayacak bir tarzda, bir Kur'an dersi vermek lâzımdır ki; küfr-ü mutlakı ve mütemerrid ve inadçı dalaleti kırsın, herkese kat'î kanaat verebilsin. Bu kanaat da bu zamanda, bu şerait dâhilinde, dinin hiçbir şahsî, uhrevî ve dünyevî, maddî ve manevî bir şeye âlet edilmediğini bilmekle husule gelebilir.”

O, hiç kimseden, hiçbir zaman, hiçbir karşılık beklemediği gibi, kimseye karşı bir kin ve intikam hissi de beslemedi. Her türlü zulmü ona revâ görenlerden bile bu eserlerle imanlarını kurtarmalarını istedi.
 

***

HER GÜN DÜNYANIN ÇEŞİTLİ İLİM MECLİSLERİNDE RİSALE-İ NUR’UN MİRASI PAYLAŞILIYOR

 

Şimdi, Bediüzzaman’ın vefatından yarım asrı aşkın bir zaman sonra, onun insanlığa armağan bıraktığı Risale-i Nur gibi muhteşem bir ilim mirası, dünyanın her tarafından ilim ehlinin dikkatlerini kendisine çekiyor.

Her gün dünyanın bir yerlerinde insanların gönlüne bir iman ışığı düşüyor, o ışığın vurduğu yerde dünya ve âhiret hayatının mutlulukları filizleniyor. Her gün dünyanın çeşitli ilim meclislerinde Risale-i Nur’un mirası paylaşılıyor.

Bu arada, her büyük dâvâda ve eserde olduğu gibi, Risale-i Nur’un da nüfuzundan istifade etmek ve onun sırtında onun gayelerine tamamen ters yönlere doğru yol almak isteyenler ile bu büyük eser arasındaki farklar daha da aşikâr şekilde ortaya çıkıyor.

 

Ve, bu dünyanın cehennemî şartları altında en tatlı dillerle Cenneti anlatan ve en amansız düşmanlarını da imanlarını kurtararak Cenneti kazanmaya çağıran bir ruhun asaleti ile, yaşadığı yerden; etrafa en şenî bedduaları savuran bir ruhun sefaleti, bütün açıklığıyla herkesin gözleri önüne seriliyor.

Evet, FETÖ isimli bu şer şebekesi kendi söylem ve eylemlerine meşruiyet üretmeye çalışırken, tüm mukaddes değerleri süfli emellerine alet ettiği gibi Risale-i Nur’ları da alet etmeye cür’et etmiştir.

Çok şükür ki; Rabbimizin lütfuyla, Aziz milletimiz ve devletimiz bu kirli hedefleri olanlara fırsat vermemiştir. Ve vermeyecektir..

Yine şükürler olsun ki; Bugünün Türkiye’si birçok ülkede olan kan ve gözyaşından mezhep ve etnik çatışmalardan uzak, huzur içinde bir ülke ise bunda, “Bizim vazifemiz müsbet hareket etmektir. Menfî hareket değildir. Rıza-yı İlâhîye göre sırf hizmet-i imaniyeyi yapmaktır, vazife-i İlâhiyeye karışmamaktır. Bizler âsâyişi muhafazayı netice veren müsbet iman hizmeti içinde herbir sıkıntıya karşı sabırla, şükürle mükellefiz.” diyen Bediüzzaman’ın  ve yazdığı eserlerin ve onun ortaya koyduğu “müsbet hareket” tarzının ve metodunun çok büyük etkisi ve rolü vardır.

***

BUGÜN BURADA BULUNUŞUMUZ BU YÜRÜYÜŞÜN CANLI ADIMIDIR
 

Aziz misafirlerimiz,

İslam’ın inkişafının önündeki zındıka komitelerinin sözcüsü; İngiliz sömürgeler bakanı “Bu Kur'ân, İslâmların elinde bulundukça biz onlara hâkim olamayız. Ne yapıp yapmalıyız, bu Kur'ânı onların elinden kaldırmalıyız; yahut Müslümanları Kur'ândan soğutmalıyız” deyince

"Ben de Kur’an’ın sönmez ve söndürülmez manevî bir güneş hükmünde olduğunu dünyaya göstereceğim!" diye ahdetmişti Bediüzzaman.

O, bu sözü verirken, kendine değil elindeki Kur’ân’a güveniyordu.

İngiliz Sömürgeler Bakanının sözlerini okuduğu gece elinde Kur’ân’la ayağa kalkan Said Nursi, bir daha hiç oturmadı, hiç dinlenmedi, hiç durmadı. Hep yürüdü, yürüdü, yürüdü.

Bugün burada bulunuşumuz bu yürüyüşün bir canlı adımıdır.
 

Buraya uzaktan gönüllüce koşarak gelen kardeşlerimiz, Bediüzzaman Said Nursi’nin  Kur’ân’ın sönmez ve söndürülmez bir nur olduğunu göstermek üzere başlattığı yürüyüşüne refakat etmektedirler.

***
 

 

BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ, ALDIĞI HER NEFESİ KUR’AN’IN SESİ YAPMAK GAYESİYLE YAŞADI
 

Bediüzzaman Said Nursi, aldığı her nefesi Kur’ân’ın sesi yapmak gayesiyle yaşadı.

Kur’andan aldığı feyizle; yamaçlarda mütebessim sarıçiçeklerle dertleşti, solan güllerin ardından eseflenen kalbinin sızılarını dindirdi, geceler boyu nehir çağıltılarına sırdaş oldu, dağ başlarında ağaçların yalnızlığını mesken edindi, yıldızların parıltılı şiirlerini dinledi, “Bak Allah’ın rahmet eserlerine” diyerek bahar bahçelerinden diriliş müjdeleri okudu.

 

Bu çileli yürüyüşünü tamamladığında Bediüzzaman Said Nursi, akleden kalbimize Kur’an’dan ve sünnetten süzülen diri, duru satırlar emanet etti.

 

İnsanı düştüğü yerden kaldıran, “Kur’anın dersiyle ve Resul-İ Ekrem Aleyhissalatü Vesselam’ın talimiyle anladım ki” diyerek; müslümanı yeni baştan inşa eden, canlı bir metin bıraktı bize.

Kainat kitabını okuyan Kur’anla hayretimizi artırdıkça “Yaşayan Kur’ân” olan Peygamberimizin (asm) şahsiyet-i maneviyesini bize tanıttı. Onun sünneti seniyyesiyle var olmanın heyecanlı sorumluluğunu yükledi bize.

Tıpkı O’nun gibi heyecan yüklü nefeslerle “Subhanallah!”diyen ve ülfet perdelerini yırtarak, “Elhamdülillah”ı aşkla şevkle söyleyen bir dil sahibi kıldı bizi.

Beş vaktin tecelliyatını, kıyamın anlamını anlatarak, rükûların sebebi ihtişamını hissederek, secdeye baş koymaya değer teslimiyeti öğreterek, Allahuekber’i kalbiyle söyleme kıvamında yoğurdu bizi.
 

***
 

RİSALE-İ NUR OKUYANLARIN DİLİNDE GEZEN KUR’AN KELİMELERİDİR
 

Bugün Bediüzzaman Said Nursi’nin talebeleri, Kur’ânî bir tefekkürün terennümüyle konuşur, Resul-ü Ekrem’in (asm) her nefesiyle seslendirdiği hayret ve minnet miracının heyecanıyla yüklüdür. Risale-i Nur okuyanların dilinde gezen Kur’ân kelimeleridir, dimağına vuran esma tecellileridir, gönlünde yürüyen sünnet-i seniyyenin pâk tavrıdır.

 

Bugün, yüz yıl kadar önce verdiği sözü yerine getirdiğine şahitlik ediyoruz Bediüzzaman Said Nursi’nin. Kur’ân’ın sönmez ve söndürülmez bir güneş olduğunu âleme gösterirken, Sünnet-i Resulullah’ın (asm) her çağda yaşanılabilir bir istikamet yolu olduğunu karşılaştığı en ağır şartlara rağmen, hiç şikayet etmeden, bahane üretmeden ortaya koydu. Asayişi muhafazadan hiçbir zaman geri kalmadı, Vatanını, bayrağını, devletini, milletini ve ümmet-i Muhammedi hep baş üstünde tuttu.

 

İşte, bugün, burada, Bediüzzaman’ın çağrısına yurt içinden ve dünyanın çeşitli köşelerinden cevap veren ilim adamlarıyla, Kur’ân’dan ve Sünnetten alınarak bir büyük dâvâyı bugünlere ulaştırmış bir ilkenin esaslarını incelemek ve hayatımıza dersler çıkarmak için toplanmış bulunuyoruz.

İştiraklerinizden dolayı hepinize sonsuz teşekkürlerimizi arz ediyoruz.

Sağolun varolun Allah’a emanet olun.

 

Said Yüce

İstanbul İlim ve Kültür Vakfı İcra kurulu Başkanı

 

 

BLOG

Haberler İlanlar Basın Açıklamaları Video